Loading...
3. Bolum bg

Bölüm III - Bir İleri Bir Geri

Yazar: Beyza Cebeci, Okuma Süresi: 14 dk.

******

Damla koşarak gittiği atölyesinde gördüğü manzara karşısında donakaldı. Tüm bu sır perdesini aralayacağını düşündüğü o defter acaba çalınmış mıydı? Hızlıca çekmecenin içine baktı ama tüm endişesine rağmen defter öylece duruyordu. Dakikalar içinde bu şaşkınlığın yerini rahatsız edici bir tedirginlik kapladı. Tuhaflıklar silsilesi devam ediyordu. Kendi kendine düşündü; çekmeceyi kıran kişi neden defteri almamıştı? Acaba bu davetsiz misafir her şeyi bildiğini mi göstermek istemişti? Gözdağı vererek bir mesaj mı bırakmıştı kendisine? Belki de çekmeceyi kıran kişiyle çantasına gizemli anahtarı koyan aynı kişiydi.

Damla tüm bu soruları zihninde dağıtarak defteri okumaya başladı. Hızlı hızlı okuyarak geçtiği her sayfada bu gizemi çözecek bir şey bulma ümidi taşıyordu. 1 saat gözünü kırpmadan okuduğu defterde hala kayda değer birşey bulamamıştı. Defterde Çiğdem’in Ella ile tanışması, onunla oynadığı oyunlar, anne-kızdan daha çok iki arkadaşın dertleşmesini andıran sohbetleri ve Çiğdem’in aile olmakla ilgili her zaman kurduğu hayalleri yer alıyordu. Damla bu yazılanlardan ne çıkaracağını bilemiyordu. Günlükteki yazılar mutluluk arayaşında olan Çiğdem’in yazılarıydı ama bu yazıların tam olarak neyi işaret ettiğini anlayamamıştı. Normalde Çiğdem’i sabırla dinleyen Damla bu defteri okurken bir şifre bulamamış olmanın verdiği sinirle sabırsızlanıyordu. Hastane yorgunluğunun üzerine bir de bu kadar zihin yorgunluğu eklenince defteri okumaya ara vermek istedi ve defteri masanın kenarına koydu.

Atölyede çalışmaktan keyif aldığı emektar masası ona her zaman huzur verirdi. Bu masa ilk günden beri tüm sanatsal çalışmalarının ve birçok zorluğun üstesinden gelerek elde ettiği başarılarının en yakın tanığıydı. Ne zaman bir konuda ikilemde kalsa bu masada oturur,derin derin düşünür ve işi çözene kadar kalkmazdı. Bu sefer Damla, eski bir dostun omzuna başını yaslar gibi masanın üzerine başını koydu ve sadece huzur bulmaya çalıştı. Gayet yolunda giden hayatı, bir haftada kaosa dönmüştü.

Damla’nın bu huzur arayışı çok sürmedi. Gözlerini yummuş, tam içi geçiyordu ki bir gürültü duydu. İrkildi ve hızlı bir şekilde kendine gelmeye çalıştı. Sersem bir vaziyetteydi, gürültünün sebebini öğrenmek için kapıya yöneldi. Aceleyle kalkınca masasının kenarına çarptı. Canı çok acımıştı ama merakı acısını hemen unutturmuştu bile. Tüm korkusuna rağmen kapıyı bir hışımla açtı. Bir grup öğrencinin günlerdir hazırlandıkları çalışma için kapısına geldiğini anladı. Normalde tatlı sert gülümsemesiyle karşılayacağı bu rahatsız edici öğrenci gürültüsüne bu sefer içten içe rahatlamış halde ama tepkili bir yüz ifadesiyle karşılık verdi: “Arkadaşlar atölyede bu kadar gürültü çıkarmayın lütfen!” dedi. Damla’yı bu kadar gergin görmemiş öğrencileri yüzlerindeki gülümsemeyi bırakıp hemen toparlandı. Damla öğrencilerin sorularını ayak üstü cevaplarken içinde olduğu durumu belli etmemeye çalışıyordu. Öğrencilerden biri Damla’nın kolundaki kanlı iğne izini farketti ve sordu: “Hocam ne oldu kolunuza, önemli bir şey yok değil mi?” Damla kolunu kapatmaya çalışarak soruyu geçiştirdi: “Yok önemli bir şey değil, halsiz hissettiğim için serum aldım.” Söylediği yalanlar git gide artıyordu veya henüz söyleyemediği gerçekler…

Neden her şeyi bu kadar gizlemeye çalıştığını düşünüyordu. Cemiyet dünyasına bomba gibi düşen bu felaket hadise ile ilgili haberler, sorular, şüpheler kendisine eninde sonunda gelecekti. Kaçmanın bir anlamı yoktu. Bu düşüncelerle odadaki büyük penceresini açmak için yürürken defterin masanın yanına düşmüş olduğunu gördü. Defter ortadan açılmış vaziyette yerde duruyordu. Tam almak için eğildiğinde gördü ki defterin bazı sayfaları hoyrat bir şekilde yırtılmıştı. Okumaktan usandığı defteri kalp ritmini hızlandıran bir merakla tekrar eline aldı.

Deftere iyice baktığında çok fazla sayıda sayfanın yırtıldığını anladı. Bunu yapan kişi belli ki alelacele burada yazanları imha etmek istemişti. Yırtılan sayfaların öncesini ve sonrasını daha dikkatli okudu. Önceki sayfalarda Çiğdem’in mutsuzluğa sürüklendiğini görüyordu ama yine de olanları açıklayacak bir şey yoktu. Çiğdem’in son yazdıkları ise ölüm kavramı üzerineydi. Ne olmuştu da aile özlemiyle başlayan bu günlük Çiğdem’in ölüm üzerine düşünceleri ile bitmişti. Damla çok sevdiği çocukluk arkadaşının bu hale gelmesine bir kez daha kahroldu. Birlikte yaşadıkları o güzel anılar zihninden bir film şeridi gibi geçti. Deftere umutsuzca ve hüzünle bakarken bazı yazıların öndeki sayfalara iz bıraktığını farketti. Çok az okunabiliyordu, okuyabildiği yazıları da temize geçirerek anlamlandırmaya çalışıyordu. Uzun uğraşlar sonunda iki kısa cümleyi oluşturabilmişti: “Ella daha çocuk”, “Ona inanıyorum”. Anlaşılan Çiğdem, Ella’yı koruduğu büyük bir mücadelenin içindeydi. Kim bilir zavallı Çiğdem annelik içgüdüsüyle ne üzüntüler yaşamıştı da bu kadar büyük bir girdaba sürüklenmişti. Damla, Çiğdem’in son ricasını yerine getirmek için kendine söz verdi; dostu için bu işin peşine düşecekti.

Saat geç olmuştu; “Artık eve gidip dinlenmeliyim” dedi. Ertesi gün sakin kafayla yapacaklarına karar vermeliydi. Evindeki kasasına koymak üzere defteri çantasına attı. Belli ki atölye çok da güvenli değildi. Bilim ve sanat yuvası olarak gördüğü bu atölyenin kapıları tüm yetenekli öğrencilerin gelebilmesi için sonuna kadar açıktı. Maalesef yuva olarak gördüğü bu atölyeye bir şekilde art niyetli birisi girmişti. Tam da aklından bunlar geçerken bir anda atölyenin girişindeki kameralara bakabileceği aklına geldi. Doğru ya, atölyeyi hevesle açtığı ilk günlerde her şey usulüne uygun olsun diye eskiden beri o binaya güvenlik hizmeti sunan şirketle devam etmeye karar vermişti. Hiçbir zaman bu kadar ihtiyaç duyacağını düşünmediği kameralar girişe ve atölyenin önündeki küçük otoparka bakıyordu. Eğer kamera kayıtlarını alırsa bu gizemli misafirin kim olduğunu çözebilirdi. Daha önce bunu neden düşünemediğine hayıflanarak ama bir o kadar da heyecanla çantasını alıp hızlıca odasının kapısını kapattı. Kapısını kilitlerken kendi kendine “Sanki bir işe yarıyor” diye homurdandı.

Arabasına bindiğinde eve gitmeyi bile beklemeden hemen güvenlik şirketinin telefonunu rehberinden buldu, sabırsız bir şekilde ara tuşuna basıp sesi arabanın hoparlörüne verdi. Bir yandan eve doğru ilerliyor bir yandan da bir yetkilinin cevap vermesini bekliyordu. Israrlı çaldırmaların sonunda tok sesli bir adam telefona çıktı ve güven veren bir konuşma tarzıyla Damla’nın peş peşe sorduğu sorulara cevap verdi. Damla dilediğinde güvenlik kameralarının kayıtlarını alabilecekti. Telefonu kapattığında içi bir nebze olsun rahatlamıştı, arabayı artık daha sakin sürüyordu. Hatta radyodan dinlendirici bir müzik bile açmıştı. Bu rahatlamayla beraber uzun süredir açlıktan guruldayan midesinin sesine kulak verebildi ve yolun üzerindeki en sevdiği İtalyan restoranına uğramaya karar verdi. Damla, restoranda paketlettiği pizzasını evde hırsını yemekten çıkarırcasına yedi. Bu olaylardan sonra insan içinde durmayı çok istemiyordu. Sanki aklından geçenleri başkaları da duyuyormuş gibi hissediyordu. Hatta mümkün olsa bir süre iç sesini kendi bile duymak istemiyordu. Çok geçmeden tüm düşüncelerden ve soru işaretlerinden kaçar gibi koltukta sızıp kaldı.

Ertesi sabah her zamanki gibi müzikle uyandıran alarmı devreye girdi ve Damla’nın yorgun göz kapaklarını kaldırdı. Normalde hep alarmı erteleyen Damla sanki bir şeylere geç kalmış gibi hemen kalkıverdi. Eski ehlikeyf halinden eser kalmamıştı. Güzel bir duş alıp ayaküstü kahvaltısını yaptı. Kahvesini yudumlarken bugün yapacaklarını düşündü: Şirkete gidecekti, aldığı kamera kayıtlarını eve getirip izleyecekti ve ondan sonra nasıl hareket edeceğine karar verecekti. Hem gerçeği öğrenmek istiyor hem de öğreneceklerinden şimdiden korkuyordu. Aklından bir sürü tahmin geçiyordu: “Ya defterdeki sayfaları imha eden tanıdık biri çıkarsa?”, “Ya Sinansa?”, “Sinansa bu eli kolu uzun adamla nasıl başa çıkacaktı?”, “Yoksa aileye kastı olan başka biri miydi?”, “Durumu direkt polise mi taşımalıydı?” Bu ikilemlere çok düşüyordu ama Çiğdem’e verdiği söz her seferinde onu kamçılıyordu.

Bu arada Çiğdem’in sırlarına bir zamanlar ortak olan defter, çantasına konan anahtar ile birlikte Damla’nın evindeki sağlam kasada çoktan kilit altına alınmıştı. Güvenlik kameralarının kayıtlarını inceleyene kadar bir süre kasada bekleyecekti. Hızlıca hazırlanıp evden çıktı ve güvenlik şirketinin yolunu tuttu. Damla güvenlik şirketine vardığında yetkililerce ilgiyle karşılandı. Hangi günün kayıtlarını istediğini sordular ilk önce, sonrasında da yardımsever bir tavırla bir hırsızlık olayının mı yaşandığını sordular. Damla çok detay vermeden kayıtlarını almak istediği günleri belirtti. Kayıtlar bir harici belleğe kaydolurken, hırsızlık olaylarını duymaya alışmış yetkililere ufak bir hırsızlık şüphesi taşıdığını ama emin olmadan herhangi bir şey demek istemediğini söyledi. Rahat bir görüntü çizmeye çalışan Damla kayıtları aldıktan sonra teşekkür ederek şirketten ayrıldı.

Damla trajikomik bir şekilde kendini polisiye filmlerdeki ajanlar gibi hissediyordu. Ev ile gittiği güvenlik şirketinin arasındaki mesafe biraz uzundu ama yol, Damla’ya olduğundan daha da uzun gelmeye başladı. Neyse ki bu kadar heyecana ve kafa karışıklığına rağmen İstanbul’un kaotik trafiğini atlatıp eve sağ salim varmıştı. Daire kapısını açar açmaz çalışma odasına koştu ve kayıtların olduğu harici belleği bilgisayarına taktı. Çiğdem’in Damla’yı ziyaret ettiği günden itibaren tüm günlerin video kayıtları tarihleriyle birlikte dosyada duruyordu. İlk günün kaydını detaylı bir şekilde izlemeye başladı. Kendisinin ve öğrencilerin atölyeye giriş yaptığını gördü ama esrarengiz herhangi bir ziyaretçi fark edemedi. O gün akşama kadar hızlandırılmış biçimde tüm günlerin kayıtlarını izledi. Şüphesini çeken bir şey olduğunda ekranı durdurup yakınlaştırıyordu ama yine de elle tutulur birşey bulamıyordu. İstemsiz bir şekilde gözleri hep Sinan’a benzeyen bir erkek profili arıyordu. Ne de olsa Çiğdem’in mutsuz biten hayatının başrolündeydi Sinan. Damla artık hiçbir yere varamadığını anlayınca “Keşke odamın önünü çeken bir kamera daha olsaydı” diye mırıldandı. Akşam üzeri artık gözlerinin yorgunluğunu hissederek bu ajanlık işine bir mola vermek istedi ama son anda Damla’nın dikkatini birşey çekti. Çiğdem’in öldüğü günün kamera kaydı bir saat kadar kısaydı.

Damla, kalbinin hızlı hızlı atışını hissediyordu. Panikle hangi saatlerin silindiğini anlamaya çalıştı. Gece 11:00 ile 12:00 arası yoktu. O gün Damla, Sinan’ın doğum gününe gideceği için atölyeden erken çıkmıştı ama öğrencilerin projelerini yapması için atölye açık kalmaya devam etmişti. Damla’nın olmadığı günlerde sağ kolu gibi gördüğü yardımcısı Zeynep zaten atölye ile ilgileniyor, akşam kendi anahtarıyla atölyeyi kapatıyordu. Büyük ihtimal o akşam da diğer günler gibi altı yedi civarı atölyeden ayrılmıştı. Bu esrarengiz kişi atölyeye kimse yokken girmişti ve üstelik kamera kayıtlarını bile silmişti. Olayın vahametini anlayan Damla daha büyük bir endişeye sürüklendi.

Damla bir ileri bir geri, hiçbir yol katedemediğini düşünerek umutsuzluğa kapılıyordu. Bir yandan akşam yemeğini yerken bir yandan da ne yapması gerektiğini düşünüyordu. Belki de direkt Sinan’la görüşmeliydi ve ağzından laf almaya çalışmalıydı. Zihninden yine birçok soru geçiyordu: “Hesap sorar gibi kapısına mı dayanmalıydı?”, “Yoksa dostane şekilde mi ona yanaşmalıydı?” Damla sonra daha makul düşünmeye başladı. Hesap sormak olmazdı, belki de adamın hiçbir suçu yoktu. Sırf mutsuz bir evlilikleri var diye her şeyden sorumlu tutmak fazla ön yargılı bir tutum olabilirdi. Tüm bu monologun sonunda Sinan’ın evine taziye ziyareti için gitmeye karar verdi. Hem de çocukluk arkadaşının kendisine emanet ettiği Ella’yı da görecekti. Damla, yaşadığı bu hengamede Ella’yı doğru dürüst ilk kez o an düşünebildiği için hayıflandı. “Çocuğun psikolojisi ne kadar hırpalandı kim bilir” diye geçirdi içinden. Evet, bu gizemi çözmeliydi ama Ella ile de ilgilenmesi gerekliydi. “Çiğdem’in en başta isteyeceği şey bu olurdu” diye düşündü.

Sinan’ın telefonu Damla’da yoktu ama evlerinin yerini biliyordu. Ertesi gün olduğunda Sinan’a ziyaret etmek istediğini önceden söylemeden doğrudan evine gitmek zorunda kaldı. Bu şaşaalı evin kapısını emektar yardımcıları Sema Hanım açtı. Damla bir an şaşırdı, nedense sıradan bir evmiş gibi karşısına Sinan çıkar diye beklemişti ama karşısına olaylı doğum gününde aynı masaya oturduğu Sema Hanım çıkmıştı. Damla, Sema Hanım’ın ismini hatırlayamadı ama tanıdık görmüş gibi sıcak bir ifadeyle “Merhaba, nasılsınız?” dedi ilk önce. Ardından “Sinan Bey’i ve Ella’yı görmek için gelmiştim. Size de çok geçmiş olsun, iyi görünüyorsunuz.” diye devam etti konuşmasına. Sema Hanım, Damla’ya iyileştiğini söylemişti ama her halinden yorgun olduğu belli oluyordu. Tüm bitkinliğine rağmen büyük bir içtenlikle Damla’yı içeri davet etti: “Damla Hanım, Sinan Bey yok ama gelmek üzeredir, isterseniz salonda sizi bir süre ağırlayalım”dedi. Sema Hanım, Damla’nın ilgili tavrı karşısında daha da samimi olma imkanı buluyordu ve çok daha sıcak bir karşılık veriyordu. Bu yüzden de çekinmeden atlattıkları badireyi en ince detaylarıyla anlatıverdi. Damla, muhabbetin ilerlemesiyle birlikte o gün zehirlenenlerin tahmininden çok daha fazla olduğunu ve birçoğunun da hastanede daha uzun süre kaldığını öğrenmiş oldu. En önemlisi de Sema Hanım sesini biraz alçaltarak Çiğdem’in adli otopsisinin hala devam ettiğini söylemişti. O olaylı günde aynı masada oturmaları ve şüphesiz Damla’nın mütevazi tavrı, Sema Hanım’dan bu önemli bilgileri almasını çok kolaylaştırmıştı. Damla Sema Hanım ile sohbete devam ederken çok lüks ve zevkli bir şekilde döşenmiş salonun geniş koltuklarından birine oturdu. Sema Hanım kendisine “Ne içmek istersiniz?” diye sorduğunda çok istemese de sade bir kahve rica etti.

Salonda beklerken Damla’nın içi içini yiyordu. Sinan’la yapacağı konuşmanın pratiğini yaptı bir süre içinden. Kahvesini bitirmişti ama hala Sinan gelmemişti. Sinan’ın gecikmesi, Damla’nın aklına başka planlar getiriyordu. Sinan’ın yokluğundan yararlanmayı düşündü. Evden çıkmadan önce kasaya koyduğu anahtarı yanına almayı akıl etmişti. Belki bu anahtarın gizemini evde biraz dolaşabilirse çözebilirdi. Bir yandan da Ella’yı merak ediyordu. Acaba odası nerdeydi? Kahvesini bitirdikten sonra Sema Hanım’a tuvaletin yerini sordu. Damla, kadının tarif ettiği yöne doğru gitti. Birçok oda vardı, yabancı biri için çok kafa karıştırıcıydı. Tuvaletin yanında ise yukarı doğru bir merdiven bulunuyordu. Damla cesaretini toplayıp sessiz bir şekilde merdivenin basamaklarını çıktı. İkinci katta güzel bir koridor karşılıyordu. Duvarlarda, çok pahalı olduğu belli olan tablolar ve aile fotoğrafları yer alıyordu..

İlerledikçe kapıların birinde Ella yazan süslü bir tabela gördü. Damla heyecanla “Acaba Ella bu odada mı?” diye düşündü ve hafifçe kapıyı tıklattı. “Ella?” diye seslendi usulca. Ses gelmemişti. Doğru ya, Ella sesini duyuramazdı. Bu yüzden merakla kapıyı araladı ama Ella odada değildi. Ella’nın pembe ağırlıklı mobilyalarla döşenmiş çok sevimli bir odası vardı. Odadaki eşyalara, Ella’nın yaptığı resimlere göz atarken büyük dolaplar dikkatini çekti Damla’nın. Bir yandan yakalanmaktan korkuyordu bir yandan da yanında getirdiği anahtarın bu dolaplardan birini açıp açmayacağını merak ediyordu. Yine merakı daha ağır bastı ve sırayla tüm dolaplarda hızlı hızlı anahtarı denedi. Henüz anahtarla açabildiği bir dolap bulamamıştı. Son bir umutla odadaki son dolabı da deniyordu ki birden dışarıdan garip bir ses duydu. Damla, sesi ilk duyduğunda yakalanacağını sandı ve sırtından soğuk bir ter boşandı. Biraz bekleyince bu ses, devamlı bir şekilde kapıya vurma sesini andırmaya başladı. Odanın dışından belli aralıklarla tuhaf bir biçimde aynı ses gelmekteydi.

Damla’nın paniği hafifledi ama bu sesten iyice şüphe duymaya başladı. “Ella neredeydi? Acaba başka bir odada mı tutuluyordu? Çocukcağız bir şekilde sesini duyurmaya mı çalışıyordu? Damla’nın başına o kadar çok tuhaf şey gelmişti ki aklından her türlü ihtimal geçiyordu. Anahtar işinden vazgeçip sesin geldiği yeri bulmak istedi. Tam Ella’nın odasından acele bir şekilde çıkarken köşede duran hantal bir komodine çarptı. Canı çok yanmıştı ama çıkardığı sesin duyulmasından daha çok korkmuştu. Zaten evdeki yardımcılar kendisini fark edecek diye tedirgin oluyordu. Bacağının acısını bastırmaya çalışırken komodinde bir ayrıntı gözüne çarptı. Komodinin çekmecesi kilitliydi. Çocuk odasında kilitlenmesi lüzum görülecek bir komodinin ne işi vardı? Saniyeler içinde aklından geçen bu düşüncelerle anahtarı son kez bir de komodinde denedi. Anahtar tam yerine oturmuştu. O anda Damla gözüne inanamadı. Ella’nın çekmecesinin anahtarı çantasına konmuştu. Ama buna şaşırmanın sırası değildi. Hemen içine baktı ve bir ses kayıt cihazının olduğunu farketti. Cihazı aldığı gibi çantasına attı. Bugüne kadar arkadaşlarından emanet eşya bile almamaya gayret eden Damla, tanımadığı bir evden, içinde belki bir delil bulurum düşüncesiyle cihazı alıvermişti. İçinde bulunduğu durum onu birçok açıdan değiştirmişti ve o da bunu derinden hissediyordu.

Çekmeceyi tekrar kilitleyip daha sık bir şekilde devam eden kapı sesine doğru odadan fırladı. Sesin geldiği yer koridorun sonu gibiydi. Damla usul usul o tarafa doğru ilerliyordu. “Rüzgardan çarpan kapı sesi belki de” diye düşündü ve kendini rahatlatmaya çalıştı. Ama bu ses sıradan bir rüzgar çarpmasına benzemiyordu. Koridorun sonundaki odaya çok daha yaklaşmıştı. Kapısını açıp aklındaki şüpheye bir son verecekti. Elini kapının koluna götürdü. Tam kolu indirecekken arkasında birinin gölgesini farketti ve durdu. Sinan gelmişti ve arkasında donuk bir şekilde dikiliyordu. Ciddi bir üslupla “Damla hoş geldin, bir yeri mi arıyordun?” dedi. Damla biraz kekeleyerek “Merhaba Sinan, hoş bulduk. Tuvaleti arıyordum. Bu arada telefonun yoktu, sana haber veremedim geleceğimi. O yüzden böyle çatkapı geldim biraz. O günden sonra seni ve Ella’yı merak ettim. Başımız sağolsun”dedi. Suç bastırır gibi tüm cümleleri üst üste sıralamıştı Damla. Sinan soğuk ses tonunu bozmadan devam etti: “Tuvaleti çok yanlış yerde aramışsın, misafirler için tuvalet aşağıda. Ben seni götüreyim” Damla’nın az önceki mahcubiyeti gördüğü kaba tutum yüzünden birden azalmıştı. Sadece pardon demekle yetindi ve Sinan’ı takip ederek yürümeye başladı.

Damla tuvalete girdiğinde kapıyı kilitledi ve yalnız kaldığı için üzerindeki gerginliği bir süreliğine attı. Ne yapması gerektiğini düşünmeye başladı. Çantasında bu eve ait bir eşya vardı. Anlaşılırsa felaket olurdu ve direkt şüpheleri üstüne çekerdi. Bir yandan da şöyle düşündü. Anahtar çekmeceyi açmıştı. Belli ki anahtarı çantasına koyan kişi, Damla’nın o ses kayıt cihazına ulaşmasını istiyordu. Ses kaydıyla belki tüm bu sırları açıklığa kavuşturabilirdi. Yüzüne lavaboda soğuk su çarpıp kendini toparlamaya çalıştı. Çıktığında nezaketsiz davranan Sinan’a Ella’yı soracaktı. Çiğdem’in kadim dostu olarak Ella’ya sahip çıkması gerekiyordu.

Damla salona doğru yürüdüğünde Sinan’ı oturduğu koltukta çok rahat ve keyifli bir şekilde telefonla konuşurken gördü. Eşi yeni ölmüş bir adamın en azından biraz üzüntülü görünmesi beklenirdi. Damla ayakta Sinan’ın telefon görüşmesinin bitmesini bekledi bir süre. Sinan Damla’yı görüyor ama oturması için işaret bile etmiyordu. Damla beklerken Sinan’ın rahatlığına daha da sinirlendi. Telefon görüşmesi nihayet bittiğinde Damla resmiyete dönerek “Sinan senin ve ailenin tekrar başı sağolsun, Çiğdem benim çok eski dostumdu. Bu yüzden Ella’yı da görmek istiyorum mümkünse” dedi. Sinan ise Damla sanki haddini aşan bir şey söylemiş gibi yüzünü buruşturup “Ella evde değil, babaannesinde ama baş sağlığı dileklerini iletirim” dedi. Damla içinden hızlıca düşündü ve Ella’nın babaannesinde olması çok saçma gelmişti. Çiğdem’in kendisine anlattığına göre Ella’nın o ailedeki tek bağı Çiğdem ve evdeki çalışanları ile sınırlıydı. Sinan’ın, durumu geçiştirmesinden dolayı Damla’nın tedirginliği iyice artmıştı. Çiğdem’in anlattıklarını bildiği halde bilmiyormuş gibi yapmak zorundaydı maalesef. Aslında içinden Sinan’a hesap sormak geliyordu ama onun yerine Ella’nın ne zaman eve geleceğini sormakla yetindi. Sinan bu ısrarlı soru üzerine daha da soğuk ve kibirli bir tavır takınarak “Damla, ailecek büyük bir olay atlattık. Ella’nın durumdan etkilenmemesi için bir süre yalnız kalması daha iyi olacaktır. İstersen seni kapıya kadar geçireyim.” Dedi.
Damla’ya resmen kapıyı gösteren Sinan, Damla’nın varlığından rahatsız olduğunu fazlasıyla belli etmişti. Bu durumda daha fazla direnemeyen Damla kapıya doğru gitmek zorunda kaldı. Sinan’ın şüphe uyandıran bahaneleri ve bir an önce Damla’yı evden çıkarmak istemesi Damla’nın zihnini çok bulandıyordu ama daha fazla üsteleyemiyordu artık. Sinan ise Damla’nın hemen arkasından yürüyor ve göstermelik bir nezaketle meraklı misafirinin gittiğinden emin olmak istiyordu. Kapıya vardıklarına Damla hem kibarca kovulmuş olmanın rahatsızlığı hem de Ella’yı görememenin verdiği endişeyle kapının önündeki paspasa adımını attı ve Sinan’a döndü. Ella’yı er ya da geç görmek istediğini belli etmek için “Ella kendine geldiğinde tekrar uğrarım” diyerek Sinan’a gözdağı verdi. Sinan Damla’nın sözünü duymazlıktan gelerek “Güle güle Damla” dedi ve kapıyı kapatmaya devam etti. O sırada dışarıdan bile duyulabilecek büyük bir gürültü koptu. Az önce Damla’nın duyduğu kapı çarpmasından çok daha şiddetliydi ve sanki yere düşmeyi andıran bir gürültüydü. Damla ile bir saniyeliğine göz göze gelen Sinan bakışlarını kaçırarak hışımla kapıyı Damla’nın yüzüne kapattı.

*****