Loading...
Bolum 2 Bg

Bölüm II - Tanıdık Bir Yabancı

Yazar: Gözde Avşar, Okuma Süresi: 11 dk.

******

Gözlerini açtığında nerede olduğu hakkında en ufak bir ipucu bulundurmayan uçsuz bucaksız beyaz bir tavan ve bu beyazlığı yeterli bulmamışçasına onun altını çizmeyi kendisine görev edinmiş samimiyetsiz bir floresan beyazından başka hiçbir şey yoktu Damla’nın görüş alanında. Görüş alanını genişletecek bir manevra yapmak istediği anda ağzını ve burnunu içine alan bir maske ve daha sonra koluna bağlanmış hortumları fark etti.

Hastanedeydi. Rüya değildi olanlar. Gerçekten yıllar öncesinde bıraktığı anılardan en tatlı olanı bir anda, en davetsiz haliyle hayatına yeniden girivermiş ve geçmişine ait her kapanmış defteri tekrardan açma cesareti gösterdiğinde başına gelenleri ona tekrardan, en acımasız haliyle hatırlatmayı başarmıştı.

Bütün bu olanlar gerçekten çok fazlaydı. Damla nereden başlayıp ne düşüneceğini anlamlandırmaya çalışırken kendi zihninin içerisinde uçuşan düşüncelerin yoğunluğuna daha fazla dayanamamış ve uyumayı seçmişti. Keşke gözlerini kapatmayı seçmek için bu kadar geç kalmamış olsaydı.

“Benim öldüğümden emin olduktan sonra oku.” denerek eline tutuşturulan bir defter, “Bana bir şey olursa kızım sana ve aileme emanet.” diyerek henüz hiç tanışmadan kendisine emanet edilen minik bir kız çocuğu. Hemen arkasından bütün bu üzerine atılan cümlelerin, sorumlulukların ve soru işaretlerinin yükünü bir nebze de olsa hafifletmeyi başaramayan bir doğum günü daveti; köpüren ağızlar, bulanan mideler, bayılan insanlar… Çiğdem’in öldüğü ana şahit olamadan kendinden geçmeyi başarabilmiş olsaydı keşke.

Polislere ifade vermek için hemşire tarafından uyandırıldığında yaşananların bir rüya olup olmadığını kontrol etmesine bile gerek kalmamıştı. Çünkü zaten uyuyamamıştı. Gözünü kapatmak uyumak için yeterli değildi.

Bir an gözlerini geri kapattı. Çünkü çok önemli bir şeyi unutmuştu, düşünmeyi. Şimdi ne söyleyecekti? Ne kadarını söyleyecekti? Kendi ne kadar biliyordu ki?

Kırmızı defter. Neden içini hiç açmamıştı ki? Her yönüyle ölümü ima eden mesnetsiz bir sohbetin ardından hiçbir şey olmamış gibi davranıp söylenenleri harfiyen uygulama ahmaklığını zaten ancak kendisi gösterebilirdi. Defteri kesona koyup kilidi bir kez çevirmiş ve öğle yemeği için öğrencilere katılmaya karar vermişti.

Aslında bu, kulağın belli frekansın üzerindeki sesleri duyamaması gibi bir şeydi. Üzerine atılan hikaye Damla’nın gerçeklik paletindeki renkleri öylesine aşmıştı ki, Damla onları çekmecesindeki tanıdık hislerle eşleştirmeyi başaramamış ve yok saymayı seçmişti, bir süre için en azından. Defterin sayfalarını şöyle bir karıştırmış olsaydı, şu an belki söyleyeceği cümleler konusunda kendisine biraz daha fazla güvenebilirdi.

Arkadaşı gözlerinin önünde can vermişti. Kocasının nefret dolu gözlerle Damla’ya attığı o anlık bakış ise Damla’nın gözünden kaçmamıştı. Kalabalık bir masada herkes can çekişirken aralarında hiçbir husumet ve hatta bire bir tanışıklık bile olmayan iki insanın gözlerinin nefretle buluşmayı başarmış olması tesadüf olarak adlandırılamayacak kadar planlı görünüyordu. Sinan’ın bildiği, Damla’nın bilmediği -henüz bilmediği- bir şey ve hatta belki birçok şey vardı. Atölyeye gidip o defteri açtığında o da bilecekti. Belki de bilmesi gerekenden daha fazlasını…
“Damla Hanım kendinizi iyi hissediyorsanız birkaç soru sormak zorundayız.” diyen polisler sessizliği bozdu. Damla yine ne söyleyeceğini düşünmemişti. Dürüst olmamaya karar verdi. Evet, tamam, artık hazırdı.

Yüzündeki maskeyi indirdi. Çiğdem’i uzun zamandır görmemişti. Hayır görmemişti. Geçenlerde Çiğdem atölyeye uğramıştı. Hem biraz sohbet etmişlerdi hem de Çiğdem onu kocasının doğum gününe davet etmişti. Hayır geleceğinden haberi yoktu. Hayır, o gün atölyede tuhaf bir şey yaşanmamıştı. Evet emindi. Çiğdem’i eskisine göre çok daha iyi görmüştü hatta. Sadece biraz mutsuz gibiydi hepsi bu.

Hepsi bu. Şimdi Damla ve Çiğdem, yıllar sonra yeniden sırdaş olmuşlardı. Çiğdem’in bundan haberi olmasa da.

Polisler ikna olmamış bir ifadeyle teşekkür ederek odadan çıktılar. Hemen ardından doktor girdi. “Damla Hanım, kusura bakmayın polislere ifade vermek zorunda kalmadan önce sizi durumunuzla ilgili bilgilendirmek isterdim ancak acil bir durum için ameliyathaneye gitmem gerekti. Dün gece baygın halde hastaneye getirildiniz. Mideniz yıkandı. Şu anda durumunuz gayet iyi, birkaç saat müşahede altında tuttuktan sonra sizi taburcu etmeyi planlıyoruz.”

Damla doktora teşekkür etti. Aklında bir tane bile soru olmaması ne tuhaftı. Belki de aklında o kadar fazla soru vardı ki, kalabalık zihninde bir tanesine daha yer açacak kadar yer kalmamıştı. Buna kendi sağlığı ile ilgili olanlar dahildi.

Çiğdem ölmüştü. Gözlerinden uzun zamandır erketede bekleyen yaşlar, özgürlüklerine kavuşmanın verdiği heyecanla yanaklarına hücum etti. Ses çıkarmıyordu. Sadece yaşların sessizce akmasına izin verebilecek kadar enerjisi kalmıştı.

Damla hayatındaki her şeye ve herkese görünenin ötesinde anlamlar yükleyen, duygusal bir kadındı. Çiğdem onun için hiçbir zaman sadece bir arkadaş olmamıştı. Çiğdem onun çocukluğu, anıları, gerçekle arasında kurmaya çalıştığı köprünün mihenk taşlarından birisiydi.

Eli çantasına uzandı. Gerçek dünyayla bir bağlantı kurmaya ihtiyacı vardı. Kendisine ait bir şeye, herhangi bir şeye dokunmak, bu gerçeküstü dünyadan bir nebze de olsa sıyrılmak istiyordu. Eline aldığında ne yapacağı ile ilgili en ufak bir fikri olmadığı çantasına uzandı ama nafile bir çabaydı. Çantası yanında değildi. Tabii ki çantası yanında değildi. Dün gece katıldığı yemekte tanıdığı tek kişi şu anda ölüydü. Damla’yı ve eşyalarını tanıyan kimse yoktu orada henüz. Çırılçıplak hissetti. Yapayalnız.

O sırada elinde Damla’nın çantasıyla hemşire içeri girdi. Çantayı yanındaki sevimsiz hastane dolabının üzerine bırakırken, “Çantanız soruşturma kapsamında polislerin elindeydi, size geri getirebileceğimi söylediler.” dedi ve yüzündeki içinden bin bir anlam ve ima çıkarılabilecek ifadeyi de yanına alarak odayı terk etti. Damla’ya öyle gelmişti belki de.

Polisler nasıl oluyordu da Damla’nın çantasına el koyabiliyorlardı? Bu soru bir şimşek hızıyla geldi ve geçti. Sorunun cevabı, zihninde sorunun kendisinden çok daha çabuk tamamlanmıştı. Öyle ki Damla, kendi cümlesinin sonuna yetişmeyi başaramamıştı. Sinan’la bire bir tanışıklığı olmasa da onu gıyabında gayet iyi tanıyordu. Elinin kolunun nerelere uzanabileceğini, kendini ve iğrenç dünyasını koruyabilmek için ne büyük yolsuzlukları göze alabileceğini tahmin edebilmek için alim olmaya gerek yoktu.

Hızlıca çantasına uzandı. Sanki kafasının içindeki onlarca sorunun bir tanesine bile cevap olabilecek minicik bir sürpriz arıyormuşçasına sarıldı çantasının sapına. Hızlıca fermuarını açtı, tanıdık kalabalık sanki onu bir nebze de olsa rahatlatmıştı. Karmaşanın bile tanıdık olanı makbuldü. Ama bir dakika, çantasında tanıdık olmayan bir şey vardı. Bir anahtar. Hayatında ilk defa gördüğüne yemin edebilirdi. Bir insan herhangi bir anahtarı hayatında ilk kez gördüğüne yemin edebilir miydi? Damla için cevap evetti nedense. Bu anahtarı hayatında ilk kez gördüğüne hayatındaki her şeyin üzerine bahse girebilirdi. Anahtara baktığında sadece bir anahtar göremiyordu çünkü bilmediği bir sebeple. Tehlike, karmaşa, gizem görüyordu. Az önce huzur veren bilindik karmaşa, şimdi içerisine giren minicik bir bilinmezle nasıl da çekilmez ve baş edilemez bir hal alıvermişti.

Damla korkunç bir oyunun içerisinde olduğunu hissetti. Gözünü kapıya yöneltti. Koşarak uzaklaşmak istiyordu. Burada kendisini hiç güvende hissetmiyordu. Bir an önce atölyeye gitmeli ve o lanet olası defterin sayfalarını karıştırmaya başlamalıydı. Belki de esas curcuna ondan sonra başlayacaktı kim bilir.

Anahtar! Defteri kilitlediği kesonun anahtarı da aynı çantanın içerisinde olmalıydı. Bir anahtar varlığıyla ne kadar büyük bir kaygı yarattıysa, bir diğer anahtar yokluğuyla bunun onlarca kat fazlasını yapabilirdi. Telaş içerisinde çantasını karıştırmaya başladı. Oradaydı. Anahtar yerindeydi. Çantanın minik arka gözünde sessiz sessiz yatıyordu. Her şeyden habersiz mağrur duruşunu hiç bozmamıştı. Teşekkür etti Damla, kime ve neye ettiğini hiç bilmeden.

Kapının aralığından o anda geçmekte olan Sinan’ı gördü. Milisaniyelerle ölçülebilecek o kısa zaman diliminde dahi Sinan kendisine o iğrenç bakışları atmaktan geri kalmamıştı. Ne oluyordu? Bu adamın kendisiyle ne derdi olabilirdi ki? Seslenmek istedi ama kendini durdurdu. Ona güvenmiyordu. Arkadaşının belki de bugün burada olmamasının tek müsebbibi olan bu adamı, onunla konuşarak şereflendirmeyecekti. Bir gün suratına tükürürdü belki. İnsana değer vermeyi bilmeyen bir adamla konuşarak anlaşmaya çalışmak, suyun üzerinde yürümeye çalışmak kadar nafile bir çabaydı. İnsan sadece yorulur, tükenir ve günün sonunda bir arpa boyu bile yol kat edememiş olurdu.

Damla başucundaki kırmızı düğmeye bastı. Birilerinin gelip onu bütün bu hortumlardan kurtarmasına ihtiyacı vardı.

Hemşire koşarak girdi içeri, hayır iyiydi, hatta çok iyiydi ve artık evine gitmek istiyordu. Hemşire doktor beye haber vermek üzere odadan ayrıldı.

Prosedürler, prosedürler. Damla artık sıkılmıştı. İçinden yükselmeye başlayan ani öfke dalgasını bastırmaya çalıştı. Hiç bu kadar kontrolsüz ve dürtüsel bir insan olmamıştı. Hatta sürekli çevresinden ne kadar metanetli ve sakin bir insan olduğu ile ilgili geri bildirimler alırdı. Bu insanın üzerine yapıştırılan etiketlerin bir süre sonra onu tanımlayan şeye dönüşmesi ve önüne aksi yönde herhangi bir davranış göstermek konusunda onu engelleyen şeffaf duvarlar örmesi ne can sıkıcıydı. Damla kendisini tanımlayan etiketlerden herhangi biri olmak istemiyordu. Herhangi biri olmak istemiyordu çünkü. İstediği gibi olabilmek istiyordu.

Kolundaki hortumlu iğneyi bir hışımla söktü. Birazcık kanamıştı ama kanın o canlı rengi onu korkutmak şöyle dursun, onu adeta hayatın atan damarlarına bir adım daha yaklaştırmıştı. Kolundan incecik aşağı yönelen kanı silmedi. Hızlıca üzerindeki hastane önlüğünden kurtulup acemi ama telaşsız bir çabayla kendi kıyafetlerinin içine girmeye başladı.

Doktor otoriter tavrını üzerine giymiş bir vaziyette odanın kapısından içeri girdi. Belli ki Damla’nın hastaneden çıkabilmek için ufak bir çatışmaya girmesi gerekecekti.

“Damla Hanım, basın mensupları sizin durumunuzla ilgili bir haber yapmak üzere hastane girişinde konuşlanmış vaziyetteler. Şu anda çıkmak çok da iyi bir fikir olmayabilir.”

Çatışma başlamadan sona ermişti. Damla bu ayrıntıyı nasıl da düşünememişti. Bugüne kadar basında ismi hep başarılarıyla imrenilecek haberlerle anılmıştı. Şimdi ise koşarak hastaneden çıkmayı düşünüyordu, daha neler!

Damla o anda bir tuhaflık fark etti. Suçlu gibi davranıyordu. Silkelendi ve baştan düşünmeye çalıştı. Evet sahi, neden suçlu gibi davranıyordu? Polislere neden yalan söylemişti? Pekala tuhaf bir şeyler oluyordu, Çiğdem geldiğinde hiç de iyi değildi, hüngür hüngür ağlıyor ve öleceğini ima eden şeyler söylüyordu. Baştan aşağı tuhaflıklar silsilesiydi hatta her şey. Polislerin ona inanmamasında şaşılacak bir şey yoktu. Çiğdem’i en az tanıyan insan bile onda bir tuhaflık olduğunu anlayabilecekken, bunun yılların eskitemediği dostu tarafından anlaşılmamış olması hiç de inandırıcı olmasa gerekti.

Damla durduk yerde şüpheli konumuna geçtiğini hissetti. İyi bir aileden gelen, bugüne kadar imza attığı başarılarla herkes tarafından takdir gören, basında hakkında hep iyi şeyler yazılmış olan bu kadın, şimdi bir hastane odasından koşarak kaçmaya çalışan bir şüpheli pozisyonundaydı.

Hayat ne acımasızdı. Hayat mıydı acaba acımasız olan, yoksa kişi kendi sonunu kendi elleriyle yazıp sonra da her seferinde hayatı mı suçlardı? Özgür irade diye bir şey var mıydı? Seçenekler arasından doğru olanı seçiyor olmak bir özgürlük kıstası sayılabilir miydi? Seçeneğin varlığı bile özgürlüğün arkasından el sallamak için yeterli değil miydi?

Kafasını hızlıca iki yana salladı. Bunları düşünmenin sırası değildi. Doktor sabırlı gözlerle Damla’ya bakıyordu, bakışlarının arasına bir küçük de soru işareti kondurmuştu.

“Hastanenin arka kapısından çıkmama yardımcı olabilirsiniz diye umuyorum.”

Damla daha ne kadar şüpheyi üstüne çekebileceğini gerçekten bilmiyordu. Ağzını her açtığında bir öncekinden daha saçma bir cümlenin çıkıvermesini bir türlü engelleyemiyordu.

Dün gece bir düzine insan zehirlenmişti. Bunlardan en azından Damla’nın şimdilik bildiği kadarıyla bir tanesi ölmüştü. Polis muhtemelen şu anda bu olayın failini arıyordu ve Damla’nın çantasında nereyi ya da neyi açtığını bilmediği bir anahtar vardı. Altın sarısı bir anahtar.

Damla daha makul davranmaya karar verdi. “Doktor Bey, benim atölyeye gitmem gerekiyor. Bugün sahnelenecek oyun için öğrencilerin yanlarında olmalıyım. Aylardır bugünü bekliyorlar. Bunu-

Tam o sırada kapı çalındı ve cevap beklemeden de açıldı. Sinan kapıdaydı. Odanın tüm atmosferini cüretkar, kendinden emin ve bir o kadar ukala bakışlarıyla doldurarak; “Basın mensupları dağıtıldı, Damla Hanım çıkabilirler.” dedi ve odayı terk etti. Bu ne densiz bir hareketti böyle.

Doktor çıkış işlemleri için hemşirenin kendisini yönlendireceğini söyledi ve geçmiş olsun diyerek odadan çıktı. Bugün bir tuhaflık yarışması düzenlenmiş olmalıydı. Herkes bu yarışta birinci gelmek için bütün hünerlerini sergilemekteydi. Zira bu kadar teatral tavırların başka hiçbir açıklaması olamazdı.

Hemşireyle birlikte çıkış işlemlerini yapmak üzere vezneye ilerledi. İmzalaması gereken kağıtlar güler yüzlü bir hanımefendi tarafından uzatıldı. “Hastane masraflarının tamamı Sinan Sancaklar tarafından ödenmiştir. Yalnızca hastaneden kendi isteğinizle taburcu olduğunuza dair bu formu imzalamanız gerekiyor.”

Damla hayatında çok az küfretmişti. Ancak şu anda ağız dolusu küfretmek hayatta yapmak istediği şeyler listesinde en üst sıralara yerleşebilirdi. Yutkundu. O adam için veya yüzünden kendi prestijini zedeleyecek herhangi bir şey yapmaya hiç niyeti yoktu.
Önüne uzatılan kağıtları imzaladı, arkasından “Sağlıklı günler dileriz.” diyen kıza eliyle selam vererek kapıya doğru hızla ilerledi.

Hastane kapısından çıktığında aldığı nefes, ciğerlerini huzurla doldurmuştu. Şimdi kendisini daha güçlü, daha özgür, gerçeğe ulaşmaya daha muktedir hissediyordu.

Bir taksi çevirmek için elini kaldırmıştı ki, tam o anda vazgeçti. Biraz yürümeye, kendisiyle baş başa kalmaya ve zihnini toparlamaya ihtiyacı vardı. Oraya vardığında karşılaşacağı şeylerin büyüklüğüyle mücadele edecek gücü toplamaya çalıştığını, hatta oraya olabildiğince geç varmaya çalışarak karşılaşacaklarından mümkün olduğu kadar uzun süre kaçmaya çalıştığını kendisine itiraf edemedi.

Çiğdem, orada yazılanları görürse Sinan’ın Ella’yı da kendisini de yaşatmayacağını söylemişti. Damla, bir deftere bir insanın kendi ipini çekmesine sebep olabilecek kadar önemli ne yazabileceğini tahayyül edemiyordu. Hele ki bir ilişkide iki insanın birbirine bu kadar uzak mesafelerde dururken birbirlerinin seslerini duymaya nasıl devam edebildiğini hiç ama hiç anlayamamıştı. İki insan birbirine hem bu kadar yakın hem de bu kadar uzak olabilir miydi? Kendisini öldürmeyi bile göze alabilecek bir insanın aynı anda kendisini sevdiğini de düşünmesi mümkün müydü?

Çiğdem kendini değersiz hissetmeyi bir an bile bırakamadığı hayatına, yine olabildiğince değersiz hissetmesine neden olan bir adamın kollarında veda etmişti. İnsan hayatının her dönüm noktasında, en yumuşak karnından yara almaya devam ediyordu.
Adımları hızlanmaya başladı. Belki cesareti artmış, belki de sabrı azalmıştı. Artık atölyeye gidecek ve her ne kadar korkunç gelse de bu sır perdesini aralayacak, arkadaşının hayatındaki bu gizemi bir nebze de olsa çözüme kavuşturacaktı.

Bu dünyada insanı belirsizlikten daha çok korkutan çok az şey vardı. İnsan çoğu zaman başına kötü bir şey gelmesini bile belirsizliğe tercih ederdi. Ne olacaksa olsun derdi. Belirsizlik insana kendi güçsüzlüğünü ve faniliğini hatırlatan zavallı bir varoluş hali gibiydi. Çünkü dünyaya gözlerimizi, büyük bir belirsizliğin kucağına düşmeyi kabul etmiş halde açardık zaten, ölümün. İnsan ne zaman öleceğini bilerek yaşayamazdı. Bu belirsizle baş etmeye çalışan bilinçaltı da insanı dünyadaki bütün belirsizliklerden nefret ettirmeye yeter de artardı bile. Muğlak olan her zaman en can acıtan olurdu. Ne olursa olsundu artık.

Atölyenin kapısından içeri girdiğinde burnuna dolan tanıdık koku Damla’yı rahatlatmıştı. Aşina olunanın güven veren duygusuyla uygun adım odasına doğru ilerledi. Damla için etrafındaki herkes ve her şey otobanda son hız ilerleyen bir otomobilin camından görünen manzaradan farksızdı. Odasının kapısına yaklaştığında bir yandan da eliyle çantasının içini kurcalıyor, anahtara ulaşmaya çalışıyordu. Odaya girdiğinde elini çantasından geri çıkardı.

Anahtara ihtiyacı kalmamıştı.

Kesonun kilidi kırık, çekmecesi ise açıktı.

*****