Loading...
Seremoni bolum I Sonun Baslangici

Bölüm I - Sonun Başlangıcı

Yazar: Sezi Yiğit, Okuma Süresi: 17 dk.

******

‘Yağmurlu bir İstanbul sabahından herkese merhaba! Ben İrem, Trafik Kaçamağı kaldığı yerden devam ediyor. Frekanslarınızla sakın oynamayın, sıradaki şarkının size bu trafik cümbüşünde bir can simidi gibi olacağından eminim. Aa unutmadan, bize tweet atmayı unutmayın, trafiğin en sıkılganını seçiyoruz. (gülüşmeler) Sizi seviyorum!’ Çiğdem çabuk bir el hareketiyle radyosunun kapatma düğmesine basarken, radyo sunucularının dolup taşan enerjisine o an için katlanamayacağını düşündü ve biraz sessizliğe odaklanmaya çalıştı. Bir türlü baş edemediği zihni için en ideal ortam oluşmuştu bile ‘sessizlik’. Evet başlıyoruz… Zihni tasmasından kurtulmuş bir köpek gibi düşünceden düşünceye atlıyordu. Zihni en çok da psikiyatristine söylediği düşünceler etrafında bir girdap gibi dönüp duruyordu. Sahi neler demişti öyle… Psikiyatristine anlatırken ağzından çıkan kelimeleri hala sindirmeye çalışan Çiğdem korna sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. İstanbul trafiği, düşüncelerinden kaçan birisi için tam bir kapan diye düşündü. Bir inat uğruna başlayan seanslar zaman ilerledikçe çok daha karmaşık bir hal almıştı. Her görüşme sonrası önce ağzından dökülen kelimelere ardından aklından geçen düşüncelere hayrete düşen, eve dönüş yolunda da 33 yıllık yüzüne yabancılaşan Çiğdem için ilaçlar bile çıkış noktası olamadı.

 

Düşüncelerinin yoğunluğunda, kafası daha da karışmış bir halde kendini park ederken buldu. Hepimizin başına gelir diye rahatlamaya çalıştı, hepimizin başına… Normalleştirme çabaları onu bulunduğu düşünce okyanusundan sanki bir oltayla çekip alıyor gibiydi, beynine takılmış bir kancayla tüm fikirlerini yırtıp geçen, onu ait olduğu dünyadan koparıp normal dünyasına getiren bir olta. Sudan oltayla çıkarılan bir canlının hissettiği acıyı aklının tüm köşelerinde hissedebiliyordu Çiğdem. Ölüyordu. Kontağı çevirirken nemli gözlerini çantasından çıkardığı peçeteyle zarif hareketlerle silerken makyajını bozmamaya da özen gösteriyordu. Direksiyonun üzerindeki makyaj aynasını indirip yüzünü son defa kontrol ettikten sonra kendi kendine mırıldandı: “İyiyim.” Kendine olan yabancılığını biraz olsun hafiflettikten sonra arabasından inip kusursuz yüzüne kondurduğu gülümsemesini bir maske gibi giydi. Trajedi ve dedikodunun kokusunu alan magazinciler, son günlerde Çiğdem’in peşinde bir köpek balığı gibi geziyorlardı. Ne de olsa yılların tecrübesi. Onlar; yaşanacakları bir anlamda yönlendiren, insanların duyguları ve hayatlarıyla oynayan bir takım parazitlerdi. Küçük ama etkili, önemsiz ama can sıkıcı. Küçük bir fare için evinizi yakacağınız türden.

 

Damla’nın atölyesi Çiğdem’in tamamlanmamış gerçekliğine bir gönderme gibiydi. Sanki en gerçek an; orada duyduğu koku, sahneden gelen gülüşme sesleriydi. Ortamın sıcak enerjisini, kahve kokusunu ve zevkle döşenmiş duvarları inceleyerek yürümeye başladı. Uzun zaman sonra ‘anda’ kalabildiği aklına gelince içine minicik bir umut tohumu düştü, belki de bunca zaman sadece kafası biraz karışmıştı o kadar. Koridorda bir grup sanat öğrencisinin nerede yemek yiyeceklerini kararlaştırmaya çalışırken yaptıkları espriler bile bu atölyeye ilk defa gelen Çiğdem için tanıdıktı. Kadın girişimcilik ödülüne aday gösterilen yenilikçi sanat atölyesi, bilimin sanatla buluşturulmasıyla ün kazanmıştı. Bu atölyeden çıkan bazı eserlerin arkasındaki matematik hala tartışma konusu olup, Damla’nın atölyesine dünya çapında bir ün kazandırmıştı. Çiğdem etrafa göz gezdirirken, arkadaşına karşı duyduğu haklı saygı ve gurur bir anda Damla’nın gözlerine yansıdı, gözleri buluştu. Damla’nın bal rengi yumuşacık bakışları, kıvrımlı dudaklarında beliren tatlı gülümsemesi Çiğdem’in gözlerini doldurmuştu bile. Bir çift tanıdık bakış, işte bu kadar kolaydı, Çiğdem evindeydi. Zarif bir boyun hareketiyle Damla kollarını açarak Çiğdem’e “Sarılmayacak mısın?” diye fısıldadı. Kavuşma anı filmlerdekini aratmayacak bir sahne gibiydi, Çiğdem ona söylenenleri duyuyor ama cevap veremiyordu. Gözünden akan yaşlar hiç durmayacak gibi özgürce arkadaşının gömleğine aktı. Damla, Çiğdem’i çocuk gibi ellerinden tutup onun yüzüne bakmasını sağlayana kadar bu duygusal sarılma devam etti. Damla, “Hadi gel sana güzel bir kahve yapalım” diyerek Çiğdem’i sıkıca kavradı. Çiğdem savaştan kurtarılmış yaralı bir asker gibi Damla’ya yaslanarak yürüyordu. Çiğdem’i bir koltuğa yerleştirdikten sonra hemen geleceğini söyleyen Damla hızla kahve getirmeye gitti, belli ki Çiğdem’in anlatacakları vardı, hem de onca yıl sonra. Boğazın dibinde yer alan atölyenin yere kadar inen camları hafızasında gizli saklı kalmış en güzel anları getiriyordu aklına. Şaşı kedilerinin kuşun peşinden giderken göle düşüşü, ablasıyla beraber hazine aramak için çıktıkları keşifte yolda gerçekten altın bir küpe bulmaları… Minik anılar yüzüne bir gülümsemeyle yayıldı.

 

Damla elinde güzel kokulu iki filtre kahveyle kapıyı araladı. Çiğdem’in biraz durulduğunu görerek rahatladı ve ses tonunu yumuşatmaya özen göstererek “Geldim.” diye seslendi. Kahveyi uzatırken buluşan gözleri daha konuşmadan hikayeyi aktarmış kadar oldu. İkilinin çocukluğa dayanan dostlukları yıllar geçse de, iletişimleri kopsa da eskimeyecek türdendi. İlkokuldan beri yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen bu sevimli dostluk değerini kaybetmeden, iki karakterin apayrı dünyasına yoğunlaşmalarıyla yalnızca etkisini kaybetmişti. 7 yıl sonra gerçekleşen bu buluşma ikisine de bir gerçeğe dönüş çağrısı gibiydi. Birbirlerine uzak karakterdeki iki kadın, çocuklukları boyunca sürekli küs-barış, bir çatışma halindeydiler. Çocukluk yıllarında birbirlerinden bir gün bile ayrı kalamıyorlar ama didişmeden de duramıyorlardı. Memur bir baba, ev hanımı bir annenin ortanca kızı olarak büyüyen Çiğdem oldukça sıradan bir çocukluk geçirmişti. Babasının işi nedeniyle çok sık şehir değiştiren bu mütevazi aile için yeni bir çevre kurmak son derece kolay ve çabasız bir hal almıştı. Gelip geçen onca arkadaş arasında Damla’yla aralarında kurulan sevgi bağı en unutulmaz olandı. Çiğdemlerin taşınma günü gelip çattığında kıyameti koparan Damla, bitmek bilmeyen çabalarıyla ailesini ikna ederek Çiğdem’in ardından İstanbul’a taşınmalarını bile sağlamıştı. Şu an duyunca komik gelen bu anı aynı anda ikilinin gözlerinde parladı ve kahve yudumlarının ardından kahkaha atmaya başladılar. ‘Bu başıma gelen en romantik şeydi biliyor musun?’ diyerek ellerini yüzüne gömen Çiğdem kahkahalarını nefesi kesilinceye kadar sürdürdü.

 

“Sen gideceksin diye üzüntüden yataklara düşmüştüm. Sanırım kavga edecek kimseyi bulamayacağım diye çok korkuyordum.” diyerek en doğal gülüşüyle kahvesini önünde duran mermer sehpaya bıraktı. Çiğdem’in yüzündeki tebessüm uzun sürmeden yerini hüzünlü bir ifadeye bıraktı. Damla’nın bir şeylerin ters gittiğini anlaması için sormaya ihtiyacı bile yoktu. “Ne zaman anlatmaya başlıyorsun?” diyerek odanın kapısını kapatmak üzere ayağa kalktı Damla. Çiğdem’in sesi adeta kaybolmuştu. Psikiyatristiyle geçirdiği acı dolu bir saatin sonunda artık anlamıştı, bu yöntem ona göre değildi. Her görüşme sonrasında derin ve unutulmuş bir yarayı tekrar kanatıp açık yaralarla eve dönüyor gibi hissediyordu, verilen ilaçlar da hissedilen dayanılmaz sancıyı korumak amacıyla resmen eskortluk ediyordu. Dilinin ucuna gelen kelimeleri Damla’ya anlatmak bu durumu göğüslemek anlamına geliyordu. Damla biraz endişeli, biraz da cesaret vermeye çalışan samimi bir ses tonuyla “Çiğdem, iyi olduğunu duymak istiyorum.” dedi. Damla’nın cümlesi bitmeden sol gözünden akan bir damla yaşla birlikte Çiğdem hikayesine başladı.

 

“Nereden, nasıl başlayacağımı inan bilemiyorum. Sanırım her şey Ella’nın gelişiyle başladı.”

 

Damla onu can kulağıyla dinlediğini gösterircesine başını yavaşça salladı. Çiğdem burnunu çekti ve devam etti, “ Ella bizim 8 yaşındaki evlat edindiğimiz kızımızın ismi, ama önce onunla tanışma hikayemizi anlatsam iyi olacak, anlatmaya tam ortadan başladım. Her neyse, anlatmaya baştan başlıyorum. Bildiğin gibi Sinan’la 6 yıl önce evlendik, tam da dışarıdan görüldüğü gibi bir evlilik, basına hiçbir şekilde suç atamam. Evliliğimizin temeli en primatif ilişki boyutu olan güzellik-para alışverişine dayanıyor. Bunu fark edip, kendime itiraf etmem biraz zor oldu ama en sonunda başardım. İlişkimizin başlarını hatırlarsın zaten, Sinan’ın ailesine ve çevresine layık olabilmek, kendimi onlara sevdirebilmek için yapmadığım fedakârlık kalmadı. Tabi bunları yeni yeni görüyorum, o zamanlar, yaptıklarımı yeni bir dünyaya adapte olmanın basit aşamalarından biri sanıyordum. İçimdeki bitmek bilmeyen fark edilme isteğinin başıma ne belalar açacağından haberim yoktu. Sinan Sancaklar’ın eşi olarak kendimi hayatta başarılı görüyordum, ne istesem satın alabiliyor, nereye istesem gidebiliyordum. Seninle olan iletişim kopukluğumuz da burada başladı zaten. Hala şansım varken nedenini sana anlatmak istedim.” diyerek durduramadığı gözyaşlarını silmek üzere peçete istedi.

 

“Ne demek hala şansım varken” diyerek sorgularcasına baktı Damla.

 

Çiğdem bilmiyorum demek ister gibi ellerini iki yana açtı ve devam etti. “Sinan arkadaşlarımın ve ailemin bana uygun olmadığını, onları etrafımda tutmaya devam edersem onlardan birine dönüşeceğimi her fırsatta bana hatırlattı. Ne zaman ailemden biriyle veya bir arkadaşımla görüşeceğimi söylesem, gazetecilerin bizi bulamayacağı yerlere gitmemi yüz kere tembihledikten sonra söylenerek beni arabaya bindiriyordu. Onun çevresinden birileriyle görüşürken durum biraz farklıydı, özel şöförle ve görünüşüme ekstra özen göstererek dışarı çıkmam gerekiyordu. Kendi çevremle görüşmeyi ister istemez kestim, çünkü ben de yeni dünyama adapte olmuştum artık, samimiyetsizdim. Şimdi anlıyorum ki, birini kontrol etmenin en kolay yolu bu sanırım. Önce yalnızlaştır sonra kendi kimliğine yabancılaştır, işlem tamam. Altın kafesin içinde kafesin kapısı açık bir şekilde oturuyordum, ta ki Ella hayatımıza girene kadar.

 

Ella’nın gelişiyle durumlar benim için içinden çıkılmaz bir hal aldı. Bizim Sinan’la çocuğumuz olmuyor Damla, binlerce lira harcadıktan ve psikolojik olarak birbirimizi tükettikten sonra ikimiz de kabullendik. Bunu şimdiye kadar kimseye söyleyemedim ama sorun Sinanda, bende değil, bu gerçeği de ikimizin arasında kalacağımdan emin olduğum için sana söylüyorum, psikiyatristim bile bilmiyor. Sinan’ın üç kuşak süren imparatorluğuna zeval gelmesin diye çevremize sorunun bende olduğunu söyledik. Bu söylenti, gözünü yükseğe diken kadınlar için Sinan’ı açık hedef haline getirdi. Sanki ben hayatında yokmuşum gibi birkaç defa magazinciler tarafından gizli saklı mekanlarda başka kadınlarla görüntülendi. Geriye dönüp kendi hayatımı üçüncü bir kişi gibi izlediğimde açıkça görüyorum ki aslında bunlar ödenen gizli bedeller. Kendimi hiçbir zaman Sinan ve çevresine layık görmemenin cezasını çekiyordum. Çıkan haberlere kulak tıkadım ve statümü korumak için çok bilindik bir numaraya başvurdum, çocuk sahibi olmak. Kendimi toparlamam ve Sinan’ın tekrar ilgisini kazanmam uzun sürmedi. Çok keyifli vakit geçirdiğimiz bir davette, Sinan’ın kulağına yavaşça eğilip evlat edinme fikrini söyledim. Önce suratı değişti, daha sonra yalvaran bakışlarımı görüp peki der gibi gülerek kafasını salladı. Belli başlı birkaç kişi dışında, Sinan’ın gözünde insanın değeri yoktu zaten. Evlat edineceğimiz çocuğu, beni oyalayacak bir evcil hayvan gibi görüyordu.

 

Hangi çocuğu ailemize dahil edeceğimize yetiştirme yurduna gidip tek başıma karar verdim. Böylece Ella’yla tanışmış olduk. Ella özel bir çocuk, bütün ailesini daha 4 yaşındayken büyük bir yangında kaybetmiş. O felaketten sonra da Ella’nın konuştuğunu duyan olmamış. Ben hariç.” diyerek yutkundu Çiğdem. Başını öne eğip elleriyle kaşlarını yukarı doğru iterek derin bir nefes aldı, bu sefer kararlıydı. Her şeyi anlatacaktı.

 

“Hiç dolandırmadan söyleyeyim, teknik olarak Ella’nın da benimle konuştuğunu gören, duyan olmadı. Ella evimize geldikten sonra Sinan’ın hiç görmediğim bir yüzünü gördüm. Aslında hep orada duran, benim reddettiğim yüzünü. Ella’yı bir magazin objesi gibi görüyor, çevresine özel bir çocuğu evlat edinmenin ne kadar duyarlı bir davranış olduğunu anlatıp duruyordu. Kapalı kapılar ardında, yani etrafta ona bakan gözler olmadığında, kendisini ifade edemeyen bu çocuğa değersiz bir oyuncakmış gibi davranmaktan çekinmiyordu.

 

Dediğim gibi Ella özel bir çocuk, çok derin. Aslında çocuk bile diyemem, sanki 30’lu yaşlarda biri küçük bir kızın bedenine hapsolmuş gibi. Baş başa olduğumuza emin olduğu anlarda benimle konuşuyor, hem de yaşından beklenmeyecek olgunlukta cümlelerle. Bunu Sinan’a söylediğimde önce çok şaşırdı ve odaya kayıt cihazı koymamızı teklif etti. Ben de heyecanla kabul ettim, Ella’nın konuştuğunu göstermek benim için aramızdaki duruma bir kanıt niteliğindeydi. Tabii ki Sinan bu kayıttan yapacağı primin hesabını yapmakta hiç geç kalmadı, adını üst sıralara taşıyacak yeni bir haber daha diye düşündü; “Sinan ve Çiğdem çiftinin konuşma engelli çocukları ona gösterilen sevgiye kayıtsız kalmadı ve konuştu”. Bu haber başlığının yayınlanma olasılığını benimle paylaşırken kafama bir de öpücük kondurdu. Sinan’ın öpücüğünün ardından tüm sevincim içimde hızlıca sönüverdi. Engelli bir çocuğun konuşmasına tanıklık ediyor olmanın verdiği mutluluk yerini sessiz bir utanca bıraktı. O an hem kendi adıma, hem Sinan adına Ella’dan utandım.

 

Gün geldi çattı, Ella’ya hiçbir şey hissettirilmeden odasına kayıt cihazı yerleştirildi. Sinan bu iş için özel bir ekip bile tutmuştu. Kayıtlar başladığında, beni Ella’nın odasına adeta egzotik bir hayvanı yakalamak için atılan bir yem gibi gönderdiler. Ella’nın keskin zekasından o gün bir kere daha emin oldum. Sinan’ın bizi izlediğinden emin olduğum için her zamanki tavrımı korumaya özen göstererek içeri girdim ve Ella’yla konuşmaya başladım. Her zamanki sohbet konularımızdan birini açtım, mimiklerim bile aynıydı. Ella bir terslik olduğunu anladı ve benimle o gün konuşmadı. Kaydetme olayını ne zaman gerçekleştirmek istesek Ella bir şekilde durumu çözüyor ve konuşmuyordu. Nihayet video işinden vazgeçip, Ella’ya nasıl anladığını sorduğumda, her ne kadar belli etmemeye çalışsam da değişen göz hareketlerim ve nefes alış veriş hızımdan anladığını söyledi. Bunları Sinan’a anlattığımda, benim biraz kafamın karışmış olabileceğini, bütün bunların yalnızca benim hayal gücüm olduğunu ve aslında çocuğun hiç konuşmadığını düşündüğünü söyledi.”

 

Damla derin bir nefes alarak kaşlarını kaldırdı, ne diyeceğini şaşırmış bir halde dinlemeye devam etti. Duyduklarını kafasında sıralamaya çalışan Damla, anlatılanları sanki Çiğdem değil de bir yabancı anlatıyormuş gibi dinlediğini fark etti. Bir an duraksadı ve değişimi anladı. Çiğdem ilk defa kendinden bu kadar emin ve özgür konuşuyordu.

 

Suyundan büyük bir yudum aldıktan sonra Çiğdem anlatmaya devam etti. “Haftada 2 gün psikiyatriste gidiyorum. Bunu ben istedim, çünkü anlattıklarımın hepsini mantık çerçevesine oturtsam da anlamlandıramadığım tek bir şey vardı. Ella’yla aramızda geçen uzun sohbetler. Nasıl olur da 8 yaşında bir çocukla evrene dair teoriler konuşulabilirdi ki? Ella’nın fikirleri içime öyle bir işlemişti ki, onun çocuk olduğunu çoğu zaman unutuyordum. Bana bu dünyanın yalnızca bir ilüzyon olduğunu söyledi. Bilinçdışı tarafından yaratılan tiyatromuza girip çıkan oyuncuların yalnızca görevlerini yaptıklarını ve bu dünyada bedenimizin yalnızca deneyim kazanmak için oluşturulan bir araç olduğundan bahsetti. Ben, sen, o diye bir şeyin olmadığını aslında hepimizin bir olduğunu her fırsatta ekledi. Kayıt cihazı konusunda Sinan’la yaşadığım tatsızlığı Ella’ya anlattığımda, bunun benimle veya kendisiyle bir ilgisi olmadığını, bizim Sinan’ın hikayesinde yalnızca birer figüran olduğumuzu ve içsel olarak yaşanan bir çatışma varsa bunun Sinan’a dış dünyada geri döneceğini belirtti. Benim de bu olaya çok fazla anlam yüklememem gerektiğini ve olayların yalnızca hikayenin başrolünün yüklediği anlam kadar devleştiğini ya da incelip yok olduğunu söyledi. Ona göre hiçbir şey tesadüf değildi. Aslında bizim değil onun bizi seçtiğini de ekledi. Her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu ve benim endişelenmemin daha fazla olaya yol açacağını söyledi. Bu sohbetler burada anlatsam günler sürecek uzunlukta Damla, bu anlattığım yalnızca özet. Ella bunları benimle pat diye paylaşmadı tabii ki, birbirimize ısınmamız aylar sürdü. Her seferinde, fark ettirmeden biraz daha derinleşen sohbetlerimiz bana onun çocuk olduğunu unutturdu. Çıkış kapısını buldum yanılsamasına düşen her kişi gibi bunları Sinan’la paylaşma aptallığında bulundum. Karşılaştığım tepkiyi az çok tahmin edebiliyorsundur. Basından utanmasa o an beni hastaneye yatırırdı. Nesiller boyu aktarılan güç, iktidar, ego piramidinin zindanından hiçbir zaman kurtulamamış, kurtulmayı aklına bile getirmemiş ve parayı insan hayatına birçok defa tercih etmiş bir aileden bahsediyorum. Sinan hiç beklemediğim tepkiler verdi. Çevresinin duyma riskini göze alamayacağını söyleyerek önceleri psikiyatrist fikrine bile sıcak bakmadı. Dediğim gibi psikiyatriste gitme fikri benden çıktı, ne de olsa Sinan hayatıma girdiğinden beri kendimi hep kanıtlama/aklama peşindeydim.”

 

Sanırım şu anda da onaylanmaya ihtiyacı var diye düşünerek, Damla sessizliğini bozmak üzere hafifçe oturduğu yerde hareket etti. Gergin havayı bozacak bir şeyler söylemeliydi hem de hemen. “ Çiğdem, seni ilk defa bu kadar özgürce kendini ifade ederken görüyorum. Yeniden tanışıyormuşuz gibi hissettim ve ne olursa olsun iletişimimize bir daha ara vermeme kararı aldım. Her ne olursa olsun bu olayları tek başına göğüslememeliydin. Keşke daha önce gelseydin.” diyerek Çiğdem’in elini avucunun içine aldı.

 

Çiğdem hikayenin ortasından itibaren olayları dıştan bakan bir göz gibi anlatmaya başlamıştı. Damla’nın onaylayan sözleri ona kendi hikayesini anlatırken takındığı güçlü tavrı bir bakımdan fark ettirmiş oldu. Sonunda iradeyi eline aldığını düşündü. Çiğdem manzaraya bir süre takıldıktan sonra anlatmaya devam etti. “Sinan Ella’yla gerçekleştirdiğim sohbetleri bir deftere yazmamı önerdi, bunu o kadar ustaca ima etti ki bir süre sonra kendi fikrim olduğuna bile inanmaya başladım. O deftere her şeyi yazmaya başladım; çocukluk travmalarımla eşleştirdiğim şimdiki zaman kararlarım, hayallerim, anılarım, sohbetlerim, çıkarımlarım her şeyim… Yazdıkça iyileştim, iyileştikçe yazdım. Artık tavırlarım, fikirlerim, sohbetlerim, zevk aldığım tatlar bile değişmişti. Psikiyatristin verdiği ilaçları başlarda kullandım. O tarihlerdeki yazıların anlatım dili çok net fark ediliyor bu nedenle anında ilaçları bıraktım. Defteri bunca zaman özel kasamda tuttum, ancak Sinan’ın bunu ele geçirme olasılığını artık göze alamadığımı fark ettim. Bir şekilde deftere ulaşıp orada yazılanları okursa benim ve Ella’nın yaşama şansı kalmaz.”

 

Çiğdem lafına burada ara verip kahvesinin hala sıcak olup olmadığını kontrol ederek bir yudum aldı. Uzun bir sessizliğin ardından, uzanarak ulaştığı çantasından kırmızı deri kaplı çok şık bir defter çıkardı. Defteri görünce kaşlarını merakla kaldıran Damla beklemeden sordu. “Bu o defter mi?” Çiğdem yalnızca başını sallamakla yetindi. Konuşmaya kaldığı yerden devam etmek için kafasında sözcükleri toparladıktan sonra hızlıca lafa girdi. “Bu defteri senden başka kimseye emanet edemem Damla. Yazdıklarım yok olup gitsin istemiyorum, o defter benim küllerimden yeniden doğuşumun simgesi olacak. Onu muhafaza edebileceğine emin olduğum tek insan sensin. Tek ricam şu, defteri yalnızca ama yalnızca benim öldüğüme emin olduktan sonra oku. Unutma, o deftere milyonlar ödemeye hazır sırtlanlar pusuda bekliyor. Bir de ne olur ne olmaz diye söylüyorum, Ella sana ve aileme emanet, lütfen onu hiçbir koşulda yalnız bırakmayın. Benim Ella konusunda anlattıklarım Sinan’ın, herkesi ve beni inandırmaya çalıştığı şekilde bir delinin ağzından çıkmış da olabilir. Benim deli olmam gerçeği onun 8 yaşında savunmasız bir çocuk olduğu gerçeğini değiştirmez.”

 

Damla duyduklarıyla şoka girmiş bir şekilde “Tabii” demekle yetindi, daha doğrusu ağzından başka hiçbir sözcük çıkmadı. Çiğdem hızlıca oturduğu yerden kalkarak Damla’ya sarıldı ve gitmesi gerektiğini söyleyerek hızlı adımlarla odadan çıktı. Damla daha şaşkına dönmüş yüzünü değiştiremeden, her şey bir anda olup bitivermişti. Kısa bir süre sonra kendine gelen Damla Çiğdem’in peşinden gitti ve başkalarının duymayacağından emin bir şekilde. “Ne demek bana bir şey olursa?” diye sordu. Çiğdem ona bir kez daha sarılarak kucakladı. “Haftaya Sinan’ın doğum gününü kutluyoruz, mazeret kabul etmiyorum.” diye ekleyerek koşar adımlarla arabasına binip atölyeden uzaklaştı. Bu da neydi şimdi, Çiğdem’in son 10 dakikada gösterdiği tavırların hakikaten tımarhanelik deliden bir farkı yoktu. Onca anlattığı şeyden sonra şimdi bir de birlikte doğum günü mü kutluyorlardı?!

 

Çiğdem son sözlerini tuhaf karşılanacak şekilde hızlı söylediğinin farkındaydı. Defterle ilgili kararından vazgeçmekten korkuyordu aslında. Kontağı çalıştırırken radyoyu son ses açıp evinin yolunu tuttu.

 

Sinan’ın doğum günü için yaklaşık 150-200 kişilik bir davet verildiğinin haberi magazin haberlerine bir bomba gibi düştü. Günlerce konuşulan bu partinin detayları için magazinciler bir kare yakalayabilmek için birbirlerini yiyorlardı. 3 kişilik güvenilir bir basın ekibi, uzun ısrarlar ve kanal patronlarıyla verilen ihale sözleri sonunda partiye girmeye hak kazandı. Davete katılmak için cemiyet arasında da kıyasıya bir rekabet vardı. Sinan Sancaklar’ın davetine katılmak onlar için bir statü ve prestij göstergesiydi. Parti için ayarlanan organizasyon şirketi sabahın erken saatlerinde Sinan ve Çiğdem çiftinin devasa yalısının bahçesinde çalışmalara başlamışlardı bile. Çiğdem Ella’yı bir an bile yanından ayırmıyor, partinin en ince ayrıntısına kadar bizzat ilgileniyordu. Bu akşam Çiğdem için önemliydi, söyleyecekleri vardı. Yaklaşık 12 kişi için parti öncesi zarif bir akşam yemeği düzenlendi. Bu yemek, Ella’nın gelişini kutlamak için verilen geç bir davet mahiyetindeydi. Bu fikre Sinan’ın ısrarla karşı çıkmamasına oldukça şaşıran Çiğdem, bu yemeğe yalnızca Ella’yla bağı olan kişileri davet etmeye karar verdi. Ella’nın gidişine çok üzülen yurt müdiresi Mine Hanım, yurt hayatını bir nebze çekilir kılan Gül ve Pınar öğretmeni, Ella’nın hayatını konu alan ve röportaj sırasında göz yaşlarına hakim olamayan gazete muhabiri Ekin ve iki kameramanı Caner ve Fırat. Ella’nın şimdiki evinde tüm eğitimiyle ilgilenen İsviçre’den gelen yarı Türk öğretmeni Marie-Lea. Çiftin evinde yıllardır çalışan ve konu her ne olursa olsun duygusal anlamda Çiğdem’den desteklerini esirgemeyen Murat ve Sema çifti. Çiğdem son olarak yıllar sonra dostluklarını canladırdığı Damla’yı da ısrarla yemeğe davet etmek istedi. Sinan’ın bu masada rahatsız olacağını bile bile, Çiğdem davetlilerin kim olacağını son ana kadar Sinan’la paylaşmadı. Sinan’ın uygunsuz bulduğu bu akşam yemeği için tek bir şartı vardı. Misafir şeklinde katılan kameramanların ve muhabirin hiçbir koşulda kayıt tutamayacağını, böyle bir durum yaşanırsa kanallarını kapattıracağını ve Sinan yaşadığı sürece iş bulamayacaklarını söyledi.

 

Parti başlamadan önce son detaylar da ayarlandıktan sonra, Çiğdem yemek organizasyonuna yoğunlaştı. Yarım saat sonra heyecanla beklenen yemek başlıyordu, Sinan çoktan masanın başındaki yerini almıştı bile. Saat 18:00’i vurduğunda davetliler tek tek masanın etrafında belirdi. Ella tatlı gülümsemesini herkesin yüzüne bulaştırdıktan sonra, Çiğdem’in elini tuttu ve ona sarılmak istediğini belirten hareketlerde bulundu. İkili uzun uzun sarıldıktan sonra, Çiğdem davetlileri beyaz zambaklarla bezenmiş şık ve uzun yemek masasındaki yerlerini gösterdi. Minik sohbetlerle davetlilerinin kendilerini rahat hissettiklerinden emin olduktan sonra herkes masadaki yerini aldı. Sinan göz ucuyla 20:00’de verilen davet için gelen basın ekibini süzdü, daha ekipmanlarını çıkarmadıklarını ve aralarında konuştuklarını gördü. Hızlıca kurtulmak istediği bu masa için hemen servis emri verdi ve içkilerin doldurulduğundan emin olduktan sonra masadan izin isteyerek uzaklaştı. Sinan’ın yerinden kalkmasını bir fırsat olarak gören Çiğdem bıçağıyla kadehine hafifçe vurdu, davetliler bakışlarını çevirdiklerinde bir anlığına sessiz bir iletişim gerçekleşti. Güneşin batışının yarattığı muazzam ışık demetleri yüzünü okşarken, Çiğdem sandalyesini ustaca arkaya itti ve yerinden kalkarak söze girdi. “Değerli dostlarım, hepiniz Ella’nın bugün burada bizlerle olması için bilmeden de olsa güzel yollar oluşturdunuz ya da bizimle kalması için yardım ettiniz. Ella’nın özel durumunu fark edenin yalnızca ben olmadığımı bana gösterdiğiniz için size minnettarım.” Çiğdem sesinin titrediğini fark ederek cesaret vermesi için içkisinden büyük bir yudum alıp konuşmaya devam etti. “Bundan sonra yaşanacakların sorumluluğunu hepimizin aldığını bilmenin rahatlığıyla şunu da eklemek istiyorum tam da olmamız gerektiği yerde ve zamandayız, ne erken ne geç. Karar verildi ve Ella burada kalıyor. Varlığınıza!” Çiğdem’in samimi konuşmasının ardından davetlilerin bakışları birbirlerinin üzerinde gezindikten sonra Mine Hanım kadehini kaldırdı ve “Varlığınıza!” diyerek içkisini bir dikişte bitirdi. Bunun ardından bütün misafirler “Varlığınıza!” diyerek içkilerini yudumladılar. Çiğdem’in nemlenen gözleri Ella’nın tebessümüyle birleşti. Ella hiç olmadığı kadar toplum içinde rahat ve kendisi gibi davranıyordu. 5 dakika içinde Çiğdem’in öğürmesiyle masadaki anlık sessizlik bozuldu. Misafirlerin teker teker masadan kalkıp öğürmesiyle devam eden olaylar zinciri Ella’nın gülümsemesini bozmadı. Çiğdem ağzından köpükler çıkararak yere düştüğünde çoktan bilincini kaybetmişti. Diğer misafirler de çok geçmeden şiddetli karın ağrılarıyla birer birer kusmaya, öğürmeye, bayılmaya başladı. Sinan masaya koşarak geldiğinde, masada yaşanan felaketi gördü. Ella’nın rahatsız edici gülümsemesiyle bir anlık karşılaşan Sinan tüyleri ürpererek hemen eşinin yanına koştu. Çiğdem o anda hayatını kaybetmişti. Basın ekibi panik bir şekilde ambulansa ulaşmaya çalışırken, içlerinden biri olayı başından çekmeye yetişemedi ama telefon kamerasından zehirlenme sonrası görüntülerini kaydetmeyi başardı.

*****