Loading...
Insani devinim2

Bölüm III - İnsani Devinim

Yazar: Ecem Tokat, Okuma Süresi: 9 dk.

******

Her insanın yaşama gelme nedeni kendi benliğini bulabilme kaygısı ve bu soluksuz keşfin heyecanıyla var olan kapasitesinin tamama yakınını kullanmayı amaçlamasıdır. “Benlik” ve insan doğası kendi başlarına problematik kavramlar olsa dahi yaşadığımız realite içinde kendimizi içine hapsettiğimiz insan yapımı kavramlarla beraber karakterimizi diğer insanlara ve tüm dünyaya yansıtma ihtiyacı duyarız. Benliğimizi biricikleştirmek yani diğer insanlardan ayrıştırmak ve kendimizi, olayların ve dış dünyanın merkezi haline getirmemiz her ne kadar benlik odaklı gözükse de insanın kapasitesi ve kısıtlı yetkinliği doğrultusunda yapabileceği en doğru şey olsa gerek. İnsanın var olduğunun bilincinde olması, kendine bir alan yaratması ve onu sahiplenmesi şüphesiz ki insani özelliklerin en büyüleyicisidir. İnsan doğasının ve buna bağlı davranışlarının tamamen stabil ve keskin olmadığını varsayarsak büyük bir adım atlamış oluruz. Spesifik olarak insana atanan kimi kişilik özellikleri ya da insana özgü tipolojiler insanı az çok tarif etme görevini yerine getirse de insan zihni ve onun deniz derya birikimi hiçbir karakteristik özelliğe indirgenemeyecek kadar geniştir.

Kalıbına sığmayan insan çevresindeki sınırları sahiplendikten sonra yakınındaki insanları da konumlandırmaya çalışır. Özellikle duygusal ilişkilerimizde partnerimize karşı aşırı korumacı bir tavır alabiliriz. Karşımızdaki bireyin bizden farklı bir varlık olduğunu unutup beklentilerimizi hayata geçirmek için onu yönetmeye çalışırız. Bu doğrudan uygulanan hiyerarşik denetim mekanizması bir insanı kontrol etmek için başvurulması gereken son yöntemdir çünkü bir insanı yönlendirmek için yapılması en zaruri olan şey onu özgür bırakmak ve yapacaklarını izlemektir. Karşımızdakinin yapacaklarını kestirmek ya da zihnimizde kötü senaryolar hazırlamak gerçekliği olmayan fikirleri boş yere zihnimize iliştirmektir. Çünkü hiçbir zaman kendimiz dışında birinin düşüncelerini bütün şeffaflığıyla algılayamayız. Aksine onun düşüncelerini yönetmeye kalkışmazsak ve ona sahip olduğumuz bir meta gibi davranmazsak, hem kendimize hem de partnerimize özerk bir alan yaratabiliriz. Partnerimiz hem bizden bağımsız hem de bize bir o kadar bağlıdır. Bu organik bağa ne kadar müdahale edersek karşımızdaki insanın bireysel alanını o kadar işgal etmiş oluruz. Bu sebeple kendine yeterince alan yaratamayan insan bizimle de uzun vadede bir alan paylaşamaz.

Bahsettiğimiz gibi insanın kendi varlığını kabullenip hayatını idame ettirmesi sürecinde ona eşlik eden birtakım amaçlar vardır. Akla gelebilecek en basit ve de en kapsamlı olgu mutluluk olmalı elbette. Antik Yunan Felsefesinden çıkıp günümüze kadar gelen hayatlarını dört erdem ekseni üzerinde mutluluğa ulaşabilmeye adayan Stoacılar ve onların günümüze uyarlanabilen mütevazi yaşamlarından bahsedilebilir. Üzerinde durdukları dört erdemlilik yasası: cesaret, bireysel otokontrol, adalet ve bilgelik olarak sınıflandırılabilir. Mutluluğa gidilen yola ancak bu çizgilerin dışına çıkılmadığı müddetçe ulaşılabileceğini savunmuşlardır. Yaşadığımız dünyanın çizdiği etik çerçeve zihnimizde hakimiyet kursa da bu Stoacı elementlerle öz mutluluğa uzanabiliriz. Aslında yaşam amacı olarak mutluluk her ne kadar bireysel bir eylem gibi gözükse de aksine kolektif ve sosyal bir paylaşımdır. Çünkü anlamları birbirine karıştırılan bireysel haz yani geçici mutluluk hissi ve uzun vadede mutluluk arayışı birbirinden farklı kavramlardır. Bu yüzden sadece mutlu olmaya odaklı sonuca yönelik zorlama eylemler silsilesi içten ve safi bir getiri sunmaz insana. Anlık hisler başlı başına algısal ve öznel bir illüzyondur öyle ki insanın açgözlülüğünü besler ve insanı, sınırlarını tümüyle aşabileceğine inandırır. Onun yerine bu gibi mutluluk, üzüntü, yas, stres gibi yoğun hislerimizin kontrolümüze ket vurmasını engellemek gerekir. Hayatımızda daima kontrol edebileceklerimiz ve kontrol edemeyeceğimiz detaylar vardır. Her olumsuzlukla karşılaştığımız durumlarda yenildiğimizi hissetmemiz ve bu hissi etrafa yaymamızın sebebi de bizden bağımsız olan olaylara bile cüretkar yaklaşımımızdandır. Belki de değiştirebileceğimiz olayların üzerine eğilmeli ve elimizden geleni yapmalı, katkıda bulunmalı imzamızı bırakmalıyız; aksi durumlar için de sabırlı olup beklemeyi bilmeli ve her olayın süreksiz ve geçici olduğunu zihnimize yerleştirmeliyiz. Bizi dış tehlikelerden korur gibi gözüken stres, anksiyete, üzüntü acı, pişmanlık gibi bilumum duygular aslında zihnimizi boş yere yer işgal eden bizi olası iyi deneyimlerden de uzaklaştıran üstünde fazla durmamamız gereken hislerdir. Çünkü bu duygular birtakım spesifik olayların bir sonucu ya da elzem olayların yansıması değildir. Onları zihnimizde var edip kodlayan da bizleriz bu yüzden mutlaklıklarına odaklanmak yerine birbirlerine dönüşümlerini izlemeliyiz. Başımızdan geçen olayları zaman zaman üçüncü bir göz olarak gözlemleyip yüzeysel yaklaşmalı, zaman zaman da derinlemesine yoğun yaşamalı ve geçiciliğinin tadını çıkarmalıyız. Rol yapma mekanizması gelişmiş ve adaptasyon süreci çok hızlı olan insanın, kendini bir adım öteye taşımak ve hayata tutunma gayesiyle yaşama sımsıkı bağlılığı, önüne çıkan zorlulukları kolaylıkla örtbas etmesiyle gerçekleşir.

İnsanın diğer insanlarıyla etkileşimine gelecek olursak hem felsefede hem psikolojide halen gizemini koruyan uçsuz bucaksız bir boşlukta buluruz kendimizi. İnsan ilişkilerinin sürmesinde en büyük etken isteme eylemi ve karşı taraftan beklentilerdir. Bu çıkar- zarar ilişkisi sosyal etkileşimde belirleyici bir unsurdur. Hangi durumun bizim lehimize hangisinin aleyhimize olduğunu ayırt etmeye çalışmak da dış dünyaya olan güvensizliğe zemin hazırlar. Şüphesiz ki insan dış faktörlerden kendini korumak için transparan bir zırh bulundurur bedeninde. Çoğu zaman da en yıkıcı zararı kendisinden görür oysaki. İnsanlarla iletişimimizde karşımızda bir ayna yansıması görmek isteriz. Fakat unuttuğumuz şey kendimiz ve diğerleriyle özdeşleştirebildiğimiz çokça özellik olduğu gibi bizi birbirimizden ayıran oldukça da fazla yol haritamızın olduğudur. Hepimizin realitede karşılaştığı durumların benzerliği bizi sandığımız kadar özel ve değerli yapmaz. Her geçen günümüz bize çok farklı görünse de aslında aynı bütünün eş parçalarıdır, insan kendi kısır döngüsüne kapılır ve belirlenen zaman algısına tüm hayatı boyunca kendini adar. Zaman kavramı çok problematiktir ve insan yapımı bu kavram asla varlığın önüne geçip yüceltilmemelidir. Çünkü zaman bize özgüdür, bizler tarafından var edilmiş ve sürdürülmektedir, insan olmadan yok olmaya mahkumdur. İnsan her zaman sesini duyurmaya muhtaçtır ve ağzından çıkan her söz onun imzasını taşır.

Belki de en iyi enstrümanı fikirleridir. Sesini duyurabildiği ölçüde toplumda var olur ve kabul görür. Fikirleri ve kendisiyle barış içinde olduğu sürece de kendisine saygısını muhafaza eder ve insanlara karşı kendini savunur. İlişkilerde çokça tanık olduğumuz karşılıklı iletişim problemleri çoğunlukla bireylerin öz saygı ve öz güvenini yavaşça kaybetmesinden kaynaklıdır. Tek eşli ilişkilerde tarafların birbirlerine bağlı ve sadık olması zaruri olsa da tarafların bu zorunluluk yükü altında ezilmesi ve bu yükün getirdiği stres bireyleri hem travmatik bir ayrılığa hem de kişiliklerinde gözle görülür yıkıcı radikal değişimlere maruz bırakabilir. Kimi zaman kıskançlık, kimi zaman karşı tarafa bağlı olmaktan ziyade bağımlı olmaya meyillilik hali artık ilişkinin sağlıksız bir hal aldığını ve böyle devam ederse ilişkiyi kurtarmak bir kenara bireyin kendi iradesiyle çöküşüne zemin hazırlamaktadır. En bireysel insani manifesto olan var olmanın, başka bir insanla ilişkilendirilmesi kabul edilemez bir yanılgıdır. Böyle durumlarda yalnız kalmaktan çekinmek yerine kendimize biraz daha fazla eğilip yalnızlığın sonsuz olmayacağını ve yaşadığımız her sürecin geçici ve sonlu olduğuna kendimizi inandırıp yola devam etmek en iyisi olacaktır. Eğer ilişkide karşı tarafın değiştirmesini istediğimiz özellikleri varsa, ya da biz değiştirilmeye çalışılıyorsak bu beyhude bir çabadan öte bir şey değildir çünkü karşımızdaki insanı zihnimizde idealize ettiğimiz insana dönüştürmeye çalışmak yerine bu farklılıklarla yüzleşmeyi bilmeli ve sorun edilmeyecek sorunları alttan almayı öğrenmeliyiz. Az önce dediğimiz gibi sadece kontrol edebildiğimiz durumlara müdahale edip düzene sokabiliriz, diğer durumlarda ise sadece bakış açımızı değiştirmeye gücümüz yeter. Kendimizi insanlara nasıl yansıtırsak onları fikirlerimizden ne kadar haberdar edersek onların davranışlarını belli ölçüde yönlendirmiş ve belirlemiş oluruz. Her sosyal ilişkide yaşadığımız gizli ya da aleni psikolojik manipülasyonlar karşısında öznel tavrımızı muhafaza edip kendimizi temsil etmeyi öğrenmeliyiz. Çünkü bireyin kendini ispatlaması, topluma tanıtması diğer insanlarla yaşadığı sürece son bulmayacak insani bir dürtüdür. Ancak kendi varlığımıza değer verirsek kendimize güvenli bir habitat yaratıp benliğimize saygı duyan insanlar arasında yerimizi alırız. Bireyin, sosyal çevresini oluşturmaya başlamadan önce yapması gereken en önemli şey kendine ve zevklerine uygun sosyal eğilimleri benimsemesidir. Kendine yatırım yapması gereken insan, tekrarlarının ya da rutin sınırlarının dışına çıkmadıkça vizyonunu genişletemez ve kendini tekdüzeliğe hapsetmiş olur. Bu da insanın kendini tanıma sürecini aksatır, üretimde bulunmasını engeller ve diğer insanlara daha da bağımlı hale getirir. Hayatımızdaki konumunu kalıcı hale getirebileceğimiz ailemiz dışında genelde elle tutulur pek insan olmasa da bizi ömrümüzün sonuna kadar taşıyacak büyük düşünsel yatırımlarımız olmalıdır. Unutmamalıyız ki hayatımız diğerlerine ayırdığımız vakit ve diğer insanların hayatlarına dokunuşlarımızdan daha kapsamlı ve daha değerlidir. Kendimizle geçirdiğimiz vakti sürekli hayıflanarak ve içsel kritikle geçirirsek hiçbir zaman sağlam adımlar atamayız. Hem yalnızlığın verimini alamayız hem de sosyal çevremizi kendimizden uzaklaştırırız. Çünkü insanlar her zaman sağlıklı mantaliteye sahip izlenimi veren insanların çevresinde olmaktan hoşlanırlar. Bilirler ki ancak bu şekilde iç sıkıntılarının yüklerini azaltabilir ya da karşısındakiyle paylaştırabilir. Kendilerinden daha savunmasız, hassas görünen zayıf mantaliteye sahip insanlardan uzak dururlar, bunun sebebi de başkalarının yıkımsal mental süreçlerinin bulaşıcılığının kendilerine verdiği korkudur. Her ne kadar zaman zaman bunu kabullenmekte zorlansak da hem kendimize karşı sorumluluk duymalıyız hem de diğer insanlara. Dokunduğumuz her şeye, içinde bulunduğumuz her duruma etkimiz inkar edilemez, bunun bilincinde olup şu ana yaklaşmalıyız. Kimimiz geçmişi daha çok anımsar ve üzerinden zaman geçse dahi geçmişte yapılan bir hata olsun olmasın kendini suçlama eğilimine yönelir. Bu gibi durumlarda geçmişe bakışımızı değiştirmeye çalışmalıyız çünkü şu an’a odaklanmayarak geçen her dakika aleyhimize işler. Şimdiye yabancılaşırız ve yapmış göründüğümüz işler bile yüzeysel ve hissiz bir şekilde anlamsız şekilde son bulur. Geçmişteki iyi anıların bile zihinde fazla yer etmesi, insanın kendisiyle rekabetinde sorun çıkarır çünkü insan geçmişteki kazançlarını anımsayıp onların hayalleriyle yetinmemelidir. Kazanımlarına şükretmek ne kadar zararsız ve masum bir kavram gibi gözükse de aslında insanı her defasında olduğundan geriye götürmeye çalışan bir engeldir. Mütevazi bir şekilde sahip olduğunun daha iyisine erişme isteği ise insanı amaçladığı noktaya daha hızlı taşır. Hedeflerimize ulaşırken kararlı ve ısrarcı olmalıyız fakat bir o kadar da mükemmeliyetçiliği hayatımızdan uzaklaştırmalıyız. Çünkü insanın her işi kusursuz yapabilmesi mümkün değildir. Ufak tefek de olsa sorunlarla karşılaşmak zorundayız ve hata yapmak çok insani bir durumdur. Mühim olan hataları gözümüzde büyütmeyip üzerimizde baskı kurmadan o hatalara bir daha düşmemeye çalışmaktır. Bu mükemmeliyetçiliği kendimizden beklemememiz gerektiği gibi ilişkilerimizden de beklememeliyiz. Her defasında daha iyiye ulaşma beklentisiyle atılan açgözlü adımlar bizde büyük bir başarı obsesyonu ve doyumsuzluk yaratır. Küçük bir hayal kırıklığı ile karşılaşan insan her defasında kendisine ve partnerine biraz daha yüklenir. Bu da sağlıklı bir ilişkinin dinamiğini zedeler. Hayatımızın her anında yakın çevremizde, duygusal ilişkilerimizde gözlemlediğimiz problemlerin temeline inecek olursak asıl sebebin insan doğasının sosyalleşme anında kendi bencilliğiyle çatışmasının ve kabul görmek için bilinçli ya da bilinçsizce rollere bürünmesi olduğunu görürüz. Düşünüldüğünde insanın topluma kendini yansıtma zorunluluğu adeta bireysel bir performans sanatıdır. Diğerleri tarafından onaylanmak isteyen insan, hayatın o hızlı akışında savrulur gider. Bitmek bilmeyen içsel kimlik çatışmaları onu yere sermeye yetmese de büyük ölçüde yıpratacaktır. Onun yapması gereken tek şey de problem yaşadığı ilişkilerde, ilişkiyi düzeltmeye odaklanmak yerine uzaktan kendisini ve kendi davranışlarını nötr bir şekilde incelemesi ve bu yaptığı gözlem sonrası kendini iyileştirmenin verdiği kazancını düşünüp keyif almaktır. İnsan kendisinin “ben” olmasına izin vermezse, karşısındakinin de kendisi olmasına engel olur. Kendimizden saklandığımız ve insanların tutumlarını taklit ettiğimiz ölçüde konforlu ve güvenli bölgede olduğumuzu sanırız fakat aksine ne zaman kendimizden uzaklaşırsak o kadar uzaklaşırız bu güvenli alandan. Bu yüzden her türlü yıkıcı kişisel yargılamayı kenara bırakıp benliğimizin konforuna tutunmalıyız. Böylece “biz” olabilmeye her defasında daha çok yaklaşırız.

*****