Loading...
Ben Olmak Bg

Bölüm I - Ben Olmak

Yazar: Gözde Avşar, Okuma Süresi: 9 dk.

******

İnsan diğer canlılardan farklı olarak bir diğerinin varlığına muhtaç bir şekilde dünyaya gelir. Birçok canlı dünyaya geldiği andan itibaren yürüyebilir, beslenebilir ve hatta kendisini koruyabilir ancak insanlar için bu durum farklıdır. Bebek, anne karnından çıktığında tamamen savunmasız, hayatta kalma becerilerinden yoksun ve bakıma muhtaç haldedir. Yaşamaya devam edebilmesi için ona bakım verecek bir annenin varlığına ihtiyacı vardır. Annenin kucağına verildiği anda onun kokusunu alır, sıcaklığını hisseder, şefkatiyle huzur bulur. Bu kurulan ilk ve en önemli bağdan itibaren bebek için ilişkilenme süreci başlar ve hayat boyu devam eder. Bebeklik ve erken çocuklukta var olabilmek için ötekinin varlığına olan ihtiyacımızın yalnızca fiziksel değil aynı zamanda duygusal bir boyutu da vardır. Bakım veren kişi her kimse, onun hem fiziksel hem de duygusal varlığı bizim sağlıklı bir birey olabilmemiz için çok büyük öneme sahiptir. Sadece fiziksel olarak var olması yeterli değildir. Duygusal olarak da orada olduğunu hissetmek isteriz. Eğer bize bakım veren kişi mutsuz ve üzgünse, bir bebek olarak bile bunu hisseder, huzursuz hissederiz.

Bebeklikte kurulan bu bağ, hayatımız boyunca benzer bir örüntüyle devam eder. Zaman içerisinde anne ya da bakım veren kişiyle kurulan bağ, çevremizdeki insanlarla, okuldaki arkadaşlarımızla devam eder. Hayatımız boyunca ötekinin varlığı bizim için önemlidir. İnsan sosyal bir varlıktır ve bunun getirisi olarak da diğerleri ile ilişki ve iletişim içerisinde olma ihtiyacı duyar. Bu ihtiyaç olumlu ve olumsuz anlamda birçok çıktıyı da beraberinde getirir.

Bir diğeriyle ilişki içerisinde olmak insana aidiyet hissi veren güvenli ve konforlu bir haldir. Ne var ki bir diğeriyle ilişki içerisinde olmak aynı zamanda son derece karmaşık süreçler içerir. Anlamak, anlaşılmak, desteklemek, desteklenmek, duymak, duyulmak gibi karşılıklı ihtiyaçlar ve bu ihtiyaçları doyurmak ya da kendi ihtiyaçlarımıza doyum bulmak noktasında bu karşılıklılık hali içinde bir çatışmayı da barındırır.

İki kişinin olduğu yerde çatışma kaçınılmazdır. Burada önemli olan bu çatışmaya taraflar özelinde yüklenen anlam ve bununla başa çıkma becerileri konusunda izlediğimiz yöntemlerdir. Duygusal olmayan ilişkilerde süreçleri yürütmek biraz daha kolayken romantik ilişkilerde durum çok daha karmaşık bir hal alır. Bunun birkaç sebebi vardır. Birinci ve en önemli sebebi arkadaşlık ilişkilerine, duygusal ilişkilerde yüklediğimizden çok daha az anlam ve sorumluluk yüklüyor olmamızdır. Herhangi bir arkadaşımızdan bizim tüm duygu ve düşüncelerimize, isteklerimize karşılık vermesini beklemeyiz ancak duygusal ilişkilerde bu hataya düşeriz. Karşımızdaki kişinin bizi her an anlamasını, desteklemesini, bizimle aynı fikirde olmasını beklemek ilişkiyi çıkmaza sokan faktörlerden birisidir. Partnerimizin sürekli bizim istek ve beklentilerimiz doğrultusunda davranmasını beklemek, onun bireysel varlığını yok saymamız anlamına gelir. Her konuda her zaman anlaşamayacağımızı kabul ederek başlamak ilişkiyi daha esnek ve dolayısıyla kırılmaz hale getirecektir. Bir ilişkideki esneyebilme kapasitesi, o ilişkinin gücünü arttıran en önemli faktörlerden bir tanesidir. Bazı durumlarda ortak paydada buluşamayabiliriz. Bunu olduğu gibi kabul edip problem haline getirmemek gerekir. Arkadaşlık ilişkilerinde daha kolay uygulayabildiğimiz bu beceriyi romantik ilişkilerimize de taşımak ilişkimizi daha az çatışmalı hale getirecektir. Bunu yapabilmenin metotlarından birisi, partnerimizle geçirmediğimiz zamanlardaki deneyim ve paylaşımlarımızı kaliteli ve çeşitli hale getirmektir. Sosyal anlamda doyurucu ilişkiler içerisinde olmak, bütün ihtiyaçlarımızı partnerimizin doyurmasını beklememizin önüne geçecek ve ilişkimizi daha huzurlu bir noktaya taşıyacaktır. İlişki paylaşımla kuvvetlenen bir mekanizmadır. Paylaşacak ne kadar çok şey biriktirebilirsek, karşılıklı birbirimizi besleme imkanımız o derece artacaktır. Kendi bireysel hayatımızda kurmuş olduğumuz ilişkiler yalnızca bizim için değil, ilişkimiz için de son derece önemlidir.

Bir diğer sebep ise romantik ilişkilerde bireysel alan kavramına arkadaşlık ilişkilerinde olduğu kadar önem vermiyor olmamızdır. İlişki ne kadar yoğun bir yakınlık gerektiriyor olsa da, bireysel alanların korunuyor olması son derece önemlidir. Biriyle duygusal bir ilişki içerisinde olmamız, onunla iç içe geçmemizi gerektirmez. Arkadaşlık ilişkilerimizde yaptığımız gibi onun kararlarına ve bireysel hayatına saygı duymayı başarabildiğimizde ilişkimiz için iyi bir şey yapmış oluruz. Çoğunlukla kaybetme korkusu, güvensizlik gibi sebeplerle ilişkiye sürekli müdahale etme, ilişkiyi kontrol etme ihtiyacı duyarız. Burada bu kontrol etme ihtiyacını durup bir analiz etmeliyiz. Altında hangi duygu yatıyor? Altında yatan duyguyu bulup ilişkide o duyguyu yaratan noktayı çözüme kavuşturmak çok daha kalıcı bir çözüm olacaktır. Kaybetme korkusunu ele alalım. Karşımızdaki kişiyi kaybetmekten korktuğumuz için kimlerle görüştüğüne, dışarıda ne kadar vakit geçirdiğine, bizi kaç kere aradığına dikkat etmeye çalışırken ciddi bir mesai harcayabiliriz. Bu hem yorucu hem de sonu olmayan bir uğraştır ve hiçbir zaman da kendimizi ilişki içerisinde rahat ve huzurlu hissetmememize sebep olur. Yapılacak en akıllıca şey yaşamakta olduğumuz kaygıyı fark etmek ve bunu çözüme kavuşturmak olmalıdır.

Öncelikle kurduğumuz ilişkiden beklentilerimizi doğru şekilde analiz ediyor olmamız gerekir. Her ilişki bir ya da birkaç amaca hizmet eder. Bireylerin amaçlarının karşılıklı uyuşması durumunda ilişkilenme başlar. Amaçlar çatışmaya başladığında ise ilişkide çatışmalar başlar.

Bir diğeriyle ilişki içerisine giriyor olmamızın sebebi o ilişkinin bizim hayatımızda bir amaca hizmet ediyor olmasıdır. Her zaman istediğimiz gibi bir ilişki yaşayamasak da, her zaman güncel durumda ihtiyaç duyduğumuz bileşenlere sahip ilişkiyi yaşarız. Bu bilinçli yaptığımız bir seçim değildir. Ancak zaman geçtikçe ilişki içerisinde olduğumuz insanı tesadüfen seçmediğimizi anlarız.

İlişkilerde temel motivasyon self odaklıdır. İnsan doğası gereği self odaklıdır. Hiçbir karşılık beklemeden yaptığımızı düşündüğümüz şeyleri bile çoğunlukla kendimizi daha iyi hissetmek için yaparız. İlişkilerde de durum böyledir. Kurmak istediğimiz ilişki o anda bireysel bir ihtiyacımıza hizmet ediyordur. Bu ihtiyacın her zaman bilinç düzeyinde görünen anlamına takılmamak gerekir. İlgi görmek istediğimizde bizimle ilgilenecek insanlarla ilişkilenmek gibi basit bir matematik söz konusu değildir. Çünkü ilişki kurarken, bilinçaltı düzeyde geçmiş yaşantılarımızda doyuramadığımız ihtiyaçlarımıza doyum sağlamak maksadı taşırız. Geçmiş yaşantılarda doyurulmamış ihtiyaçları doyurmak için de izlenen yollardan birisi, bizim o zamanlarda bu ihtiyacımızı karşılamayan kişilere -genelde ebeveynlerimize- çok benzeyen birine karşı bir çekim duymak ve onu bu ihtiyacımızı karşılayacak şekilde değiştirmeye çalışmaktır. İlgi görme ihtiyacındaki bir kişi, kendisiyle çok da ilgilenmeyen ya da başlarda ilgili görünse de sonradan bu ilginin gittikçe zayıfladığı bir ilişkinin içerisinde kendisini bulur. Bu, bireyin travmayı tekrar ederek geçmişi onarma çabasıdır. Bilinç düzeyinde bir mekanizma ile bunu yapmadığımız için de farkına varmakta güçlük çekeriz. “Sürekli aynı problemleri yaşıyorum, aynı tip insanlar hayatıma giriyor” gibi cümleleri kurmamıza sebep olan işte bu mekanizmadır.

Burada karşımıza iki negatif sonuç çıkar. Ebeveynlerimize benzeyen birini bulur, sonra onu bizim eksik kalan ihtiyacımızı karşılayacak şekilde değiştirmeye çalışırız. Karşı taraf buna gönüllü olmadığında çatışmalı bir ilişki içerisinde kendimizi bulabiliriz. Karşı taraf buna gönüllü olduğunda ise ihtiyacımızın sürekli büyüdüğüne şahit oluruz. Alırız, aldıkça daha fazlasına ihtiyaç duyarız ve bir noktada karşı tarafın bu ihtiyacımızı karşılayamayacağına ikna olup ilişkiden uzaklaşmaya başlarız.

Girdiğimiz hiçbir ilişkide de bu doyumu yakalayamayız. Çünkü işe yarayacağını düşündüğümüz bu bilinçaltı yöntem işe yaramayacaktır. Çocukluk yaşantılarımızda doyurulmamış arzularımızı ilişki içerisinde doyurmaya çalışmak, hem ilişkiyi hem de tarafları çıkmaza sokan bir durumdur. Çoğunlukla bu ihtiyacın ne olduğunun bile farkında olmayız. Onay almak, değer görmek, koşulsuz sevilmek, güvenmek ya da herhangi bir şey olabilir. Bir ilişkide olmazsa olmazlar listesi herkes için farklılık gösterir. Öncelikle ilişkiden ne beklediğimizi fark etmeli, sonra bunları kendimizle olan ilişkimizde ne kadar var edebildiğimizi gözden geçirmeliyiz.

İçimizdeki boşluğu bir diğerinin dolduramayacağını kabul ederek başlamamız gerekir. İhtiyaç duyduğumuz her ne ise, bireysel olarak ona doyum sağlamanın bir yolunu bulmadığımız sürece, onu doyurmak için bir diğerine muhtacız demektir. Bu muhtaç olma hali de bağlılık temelli bir ilişki kurmanın önünde çok büyük bir engeldir. Bağımlılık temelli bir ilişkiye sebep olur. Herhangi bir konuda bir diğerine bağımlı olmak ise tehlikelidir. Onun yokluğunu imkansız kılar. Karşı tarafın yokluğunun imkansız olması da birey olabilmenin önünde büyük bir engeldir. Birey olmayı başaramadığımızda, iyi oluşumuz karşı tarafın varlığına bağlıdır. Bu koşullar altında ilişki içerisinde bulunduğumuz kişinin duygusal anlamda en ufak bir dalgalanması bile bizi olumsuz etkileyecektir. Çünkü karşıya bağımlı bir ilişki, ciddi bir kaybetme korkusunu da beraberinde getirir. Partnerimizin biraz yüzü asıldığında bunu kendimizle ilgili gibi algılayabilir ya da bizimle her zamankinden biraz daha az ilgilendiğinde ilişkide bir sorun olduğunu düşünme eğilimi gösterebiliriz.

Sağlıklı bir ilişki kurabilmenin birinci koşulu iki ayrı birey olabilmekten geçer. İlişkide üç bileşen vardır. Bunlardan ikisi taraflar, birisi ilişkinin kendisidir. Herhangi birini yok saymaya çalışmak dengeleri tamamen sarsacaktır. Bizler çoğunlukla kendimizi ya da karşımızdakini yok sayarak sadece ilişkiyi var etmeye çalışırız.

İlişki tek başına var olabilen bir şey değildir. İki tarafın sürekli katılımını gerektirir. Bireysel olarak var olmaya devam etmek, toplum tarafından bencil olmak şeklinde nitelendirilir. Oysaki “ben” olmayı başarmak, tarafların birbirine olan saygısını da artıracak ve ilişkiyi daha kuvvetli hale getirecektir.

Kendimizle olan ilişkimizi daha sağlıklı hale getirmeden bir diğeriyle sağlıklı bir ilişki kurabilmemiz çok zordur. İlişkide olmak, bir elmanın iki yarısı olmak demek değildir. Bir elmanın iki yarısı olmak demek, iki yarımın ancak bir araya geldiklerinde tam ve bütün olabilmesi demektir. Kendimizi eksik ya da yarım hissettiğimiz bir ilişkinin içerisinde de hiçbir zaman tam anlamıyla huzurlu ve güvende olamayız. Karşı tarafın gitmesiyle ilgili yoğun bir kaygı duyar, ayrı olduğumuz zamanlarda kendimizi huzursuz hisseder, onun olmaması durumuyla baş edemeyeceğimizi düşünerek istemediğimiz durumların içerisinde kalmaya kendimizi mecbur ederiz.

Birey olabilmek öncelikle bize, sonra ilişkiye iyi gelecek bir adımdır. Bireysel olarak kendimizi bütün hissetmemiz karşı tarafında bize olan saygısını artıracak ve ilişkiyi dolaylı yoldan kuvvetlendirecektir. Bireysel alanları artırmayı başardığımızda partnerimizle paylaşabileceğimiz daha fazla tecrübeye sahip oluruz ve bu da aramızdaki ilişkiyi daha nitelikli hale getirir.

Kendimizle olan ilişkimizi iyileştirmek, iyi bir ilişkiye sahip olabilmenin birinci ve en önemli koşuludur. Biz kendimize nasıl davranıyorsak, çevremizdeki insanlar da bize öyle davranırlar. Yani aslında kendisine değer vermeyen birisinin dışarıdaki insanlar tarafından değer görebilmesi çok düşük bir ihtimaldir. İçimizdeki boşluğu kendimiz doldurmamız işte bu yüzden çok önemlidir. Bunu sağlayabildiğimizde bağımlı olmak zorunda kalmadığımız daha özgür ve kuvvetli bağlarla inşa edilmiş bir ilişkiye sahip olma şansı elde ederiz.

Bireysel mutluluğumuzun sorumluluğunu almak çok küçük yaşlardan beri unuttuğumuz alışkanlıklardan birisidir. Bebeklik yıllarındaki var olabilmek için bir diğerine muhtaç olma hali, büyüdükçe uzaklaşılması gereken bir haldir. Ne var ki yaşadığımız toplumda çocukların birey olması çok desteklenmemektedir. Çocuk ebeveynin bir uzantısı gibi yaşamaya devam etmekte, yaşamının sorumluluğunu almaya karar verdiğinde çoğunlukla bunun için geç kalmış olmaktadır. Bu durumun bir çıktısı, bireyin hayatının geri kalanında herhangi bir aksiyon için bir diğerinin varlığına ihtiyaç duyuyor olmasıdır. Diğerinin varlığı ve desteği önemli ve kıymetlidir ancak olmaması durumunda hareketsiz hissetmek tehlikelidir.

Kişinin kendisiyle olan ilişkisini gözden geçirmesi ve bununla yüzleşmesi hiç kolay değildir. Kendimizi eksik, yetersiz, güçsüz hissetmemize sebep olacak yüzleşmelerden olabildiğince kaçınırız. Bu zihnin kendisini korumak için kullandığı mekanizmalardan bir tanesidir. Olay ve durumlarla ilgili cevapları dışarıda aramaya meyilli oluruz. Bu yüzden çevremizi, standartlarımızı, ilişkilerimizi değiştirerek mutlu olabilmeye çalışırız.

Fiziksel koşullarda yarattığımız değişimler bizde istediğimiz tatmin duygusunu yaratmazlar. Onlar semboliktir. Sanki fiziksel koşullarda yarattığımız değişimler bizi içsel olarak daha mutlu edecekmiş gibi hisseder, evimizi, kıyafetlerimizi, yaşadığımız çevreyi, dış görünüşümüzü ya da müdahale edebileceğimiz başka şeyleri değiştiririz. Başlangıçta iyi hissettirse de uzun vadede kalıcı bir değişim yaşamadığımızı fark ederiz. Bizi huzursuz eden çoğunlukla iç dünyamızdır. Bakış açımızı değiştirmediğimiz sürece baktığımız şeylerde yarattığımız değişiklikler istediğimiz etkiyi yaratmayacaktır.

Çevremizdeki insanları ya da onların davranışlarını değiştirmeye çalışmak fiziksel dünyada değiştirmeye çalıştıklarımızdan biraz daha zordur. İnsanlar ancak ve ancak kendi istekleri ile değiştiklerinde bu gerçek bir değişim olur. Kendi tecrübelerimiz, pişmanlıklarımız, yaşantılarımız neticesinde değişmeye karar verebiliriz. Ancak bir başkası istediği için değişmek, içselleştirilmiş bir değişim değildir. Kalıcı olmadığı gibi iyi de hissettirmez. Karşı tarafı kaybetmemek uğruna değişimi kabul etmek, kişinin karşısındakini önceliklendirmesi ve  kendisine bir saygısızlık yapması anlamına gelir ki bu da hiç iyi hissettirmez. Bu yüzden değişim dıştan içe değil, içten dışa gerçekleşmesi gereken bir süreçtir.

Karşı tarafta bir değişim yaratmak istiyorsak, bu değişimi yaratmak için kendimizde neleri değiştirmemiz gerektiği sorusunu sorarak başlayabiliriz. Karşımızdakinin bizimle olan ilişkisindeki tavır ve tutumlarını belirleyen tek başına karşı taraf değil, karşılıklı kurduğumuz ilişkidir. Bu ilişkinin dinamiklerini de ancak kendi üzerimizden değiştirebiliriz. Herkesin bize haksızlık yaptığını düşünüyorsak belki de çok fazla taviz veriyor olabiliriz. İnsanların sevgimizi suiistimal ettiğini düşünüyorsak sınır çizmekle ilgili tutumumuzu gözden geçirmekte fayda olabilir. Kendi payımıza düşen kısmın sorumluluğunu almayı başardığımızda ilişkileri daha objektif bir gözle değerlendirebilir, değişim yaratmak anlamında kendimizi daha güçlü hissedebiliriz.

*****